Bu başlığı, başıma gelen ve önce sadece kalça kırığı zannedilen; oysa femur başı kemiğinin kırılması, yine ayak bileğimde kırık, kolumda ve parmağımda zedelenmeyle sonuçlanan talihsiz kazadan sonra, değerli okuyucularım, takipçilerim ve yakın çevremden duyduğum “Nazara geldiniz!” yorumlarından esinlenerek attım. Fotoğrafta bulunan “Süpergirl” tamamen temsili. Ama ben de olaylar karşısında hala olumlu düşünmeyi başarmakla, halime şükredip, her fırsatta “Allah’a Hamd olsun” dememle ve benzer süreçlerden geçenlere iyi bir “rol model” olarak moral verdiğim için, aslında bir çeşit “Süpergirl” olduğuma da inanıyorum aslında, neden olmasın? Bugün Sevgili Fan Club‘ım da, instagramda gülümseyen bir fotoğrafımı paylaşıp, şu meşhur sözü yazmış: “Kıskanırlar azizim… Gülen gözlerini, bitmeyen enerjini, tebessümünü; acıların bile, sana kattığı gücü kıskanırlar.”
Nazar’dan Nasıl Korunabiliriz?
Ah! Olmaz olsun o kıskançlar! “Nazar” diye bir şeyin, gerçekten var olduğuna inananlardanım. Peygamber efendimiz İslam dinini ilk yaymaya başladığında, bundan rahatsız olanlar, kendisine de nazar değdirmeye çalışmış. Kuran-ı Kerim, Kalem Süresi 51’deki; “Rabbi onu seçip, iyilerden kıldı. İnkar edenler, Zikri (yani Kur’an’ı) işittikleri vakit, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi.”sözlerinde de ifade edildiği gibi, nazarın gerçek olduğu, nazar edilen kimsenin hastalanmasına, hatta ölümüne bile sebep olduğu kabul ediliyor. Çare olarak ise, Peygamberimizin de yaptığı gibi, nazardan korunmak için yalnız Allah(c.c.)’a dua ve şükür edilmelidir deniliyor.
Maşallah Ne Demektir?
Nazar sadece, kıskançlık ve haset içindeki kişilerin “Kem gözlü” bakışlarından olmuyor. Bazen kötü niyet olmadan yani hiç istemeden de nazar değdirilebiliyor. Bunun olmaması için, birinin bir şeyini beğendiğinizde, kalbinizden geçen ve dilinizden dökülen bir “Maşallah” ile onu Allah (c.c.)’a emanet ederek, korunmasını sağlamak en doğrusu. “Deveyi kazana, insanı mezara sokar” denilen nazardan korunmak için ne yapmalıyız derseniz, dualara sığınmalıyız. En iyisi bol bol Nas, Felak suresi ve Ayet-el Kürsi duası okumalı.
Kem Gözlüler Arasında Çapraz Ateşte Kalınca…
Bundan 1 ay önceydi. Nişantaşı’nda bir mağazada, yakın bir arkadaşımın bir daveti vardı ve söz verdik diye, ona destek vermek için eşimle birlikte oradaydık. Genelde bir insanın haset ve kıskançlıkla dolu, kötü kalpli biri olup olmadığını hemen hissederim. O gün orada, bu tarz insanlardan da vardı. Biz etrafımızla sohbet ederken, bu gereksiz tiplerin mağazanın içinde de bizi gölge gibi izlediğine ve özellikle yakın gelecek projelerimizden bahsederken, konuşmalarımızı dinlemek için, devamlı yanımızda bittiklerine bizzat şahit oldum zaten.

Kaza Yine Geliyorum Demedi
Mağazadan ayrılıp da, hafif yokuş aşağı olan yolda, henüz 3 adım atmıştım ki, kaldırımdaki seviye farkı yüzünden, bir ayağım boşluğa bastı, bu yüzden bir anda dengemi kaybedince de, sağ tarafımın üzerine cenin pozisyonunda çok sert bir şekilde düştüm. Düştüğüm yer; Abdi İpekçi’deki Beymen mağazasının önü ve dolayısıyla Beymen Brasserie’nin bir kaç adım öncesiydi. Eşim o anda sadece 1 adım önümdeydi ve “güüüm” diye bir ses duyup dönmüş ve beni o halde yerde görünce şok olmuştu. Brasserie’de oturanların tamamı, meraklı gözlerle bana bakıyordu. Onları öyle görünce, gurur yaptım tabi ki. Ama o an kendi acımdan çok daha fazla düşündüğüm şey, eşimi ve ailemi nasıl üzeceğim oldu.
Dilek, iyi misin?
Mağazanın güvenliği olduğunu düşündüğüm bir bey, sandalye getirdi, bunu hayal meyal hatırlıyorum. Yerde oturursam, daha fazla dikkat çekerim diye, sandalyeye geçmeye çalıştığımda hemen “Ah! Kalça kemiğim kırılmış” dedim, ayak bileğim, omzum ve yüzük parmağım da çok acıyordu. Sandalyeye oturur oturmaz başta biricik eşim olmak üzere, beni merak edenlerin etrafımda toplandığını ve her kafadan “Dilek iyi misin?” gibi sorular geldiğini, ama benim o anda, başta sakin kalmaya ve üzülmesinler diye sanki iyiymişim gibi, espri yapmaya çalıştığımı, sonrasında kırıkların etkisiyle baygınlık geçirerek, kimseyi göremez hale geldiğimi de hatırlıyorum. O an etrafa bakarken sadece havai fişek gibi patlayan mor ışıklar görüyordum. O sırada bana tansiyonum, kan şekerim filan düşmüştür diye, kesme şeker ve su vermeye çalışıyorlarmış ki, tamamen kendimden geçmem sonucu su şişesi de elimden düşmüş zaten.
112 Acil Ambulans Rezaleti
Hastaneye götürülme aşaması tam bir kabustu. İyilik olsun diye 112’den çağrılan ambulans, sonrasında çok büyük travma yaşatacaktı bana, ama henüz bundan haberimiz yoktu. Ambulans nihayet geldiğinde, sağlık görevlileri hiç bir hazırlık yapmadan suratıma bakıyorlardı. Yine kendi kendime sandalyeden kalkıp, eşimin omzuna kolumu atıp, destek alarak tek ayak üstü zıplayıp, ambulansa kendim bindim. Sedye yerine, ayak kısmı derin tepsi gibi olan ve içine sığılması mümkün olmayan metal bir şeyin üzerine yatmam söylendi. Ayağımın ve kalçamın kırık olduğunu söyledim ve o gösterdikleri şeye sığamadığımı gördüler. Yahu bari dizimin altına bir yastık filan koysalardı, acıdan ölüyordum ama o da ne? Ambulansta hiç yastık filan olmadığı gibi, bacağımın altına destek olarak koyacakları hiçbir şey yoktu.
Kırık Kalça ve Kırık Ayakla Kabus Gibi Bir Ambulans Deneyimi
Yatırıldığım bu şeyin içine sığmak mümkün olmadığı için mecburen katlı duran kırık bacağımı, düşmenin etkisiyle hemen morarmaya başlayan ellerimle, o halde kendim tutmak zorundaydım. Çünkü ambulansta yanımda bulunan sağlık çalışanı hiç bir yardımda bulunmuyor, öylece oturuyordu. Kanser tedavisi gördüğüm için, tümörlü tarafım olan sağ tarafımdan asla kan alınmamalı ve tansiyon ölçülmemeliydi. Acıdan tekrar bayılmak üzere olduğumu fark ettiğimde, yanımdaki ambulans görevlisine, vardığımızda hastanedeki ilgililere buna dikkat edilmesini iletmesini söyledim. O ise cevaben, “Bana değil, hastenedeki doktorlara söyleyin bunu” dedi. “Ben de zaten oraya vardığımızda kendimde olmayabilirim diye size şimdiden haber veriyorum” dedim. Boş boş baktı.
“İsterseniz Ambulanstan indirelim”
Devamlı fren ve gaza basan ambulans şöförünün trafikte keskin manevralar yaptığını hissediyor ve olduğum yerde düşmeden kalmak için mücadele verip, bir yandan da bacağımı sabit tutmaya çalışırken, acılar içinde çok zorlanıyordum. Bu durumda bu yanımda oturan insan müsveddesi, “o halimde benden” kimliğimi istiyordu. Bu tarz soruları önde oturtulan eşimle görüşebilirdi oysa. Tek istediğim bir an önce en yakın hastane olan Amerikan Hastanesine vardığımızı duymaktı. Ama yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Derken “Şişli Etfal’e gidiyoruz” denildiğini duyar gibi oldum, kulaklarıma inanamadım. “Benim sigortam var, en yakın özel hastaneye gitmek istiyorum” dediğimde, yolun ortasında “İsterseniz indirelim, çünkü biz Şişli Etfal’e götürüyoruz” dediler. 112’den ambulans çağırılınca bu korkunç şartlarla, en yakın devlet hastanesine götürüldüğünü bu sayede acı bir şekilde öğrenmiş olduk.
Şişli Etfal Acil Servisi
Şişli Etfal‘in acil servisi tadilat halindeydi. Ambulanstan indirilip, acile girdiğimizde, etraf balık istif kalabalık halde ve herkes birbirine bağırıyordu. “Kayıt açtırın” dedikleri anda, eşim bu işlemlerle uğraşırken, o kalabalıkta tek başıma kalacağımı anladım ve ona “Ben buradan gitmek istiyorum” dedim. Bunun üzerine ambulans görevlileri sedye bozuntusu şeylerini almaları gerektiğini söyledi ve beni hastanenin dışındaki başka yırtık ve kirli bir sedyeye geçirmeye karar verdi. Üzerine yattığım örtü ile taşıyacaklarını söylediklerinde, onun sağlam bir örtü olmadığını, buna güvenmemelerini söyledim ama hiç umursamadılar. İkisi bir taraftan yaka paça tutup, öbür sedyeye geçirmeye çalışırken, alttaki kumaş bile olmayan şey, tabi ki yırtıldı. Acılar içinde, bir de yere düşme tehlikesi ve korkusu yaşarken, istemediğim bir hastaneye zorla getirip, öylece bırakıp gitmiş oldular. Merhamet duygusundan mahrum halleriyle başka meslek yokmuş gibi acil ambulansında çalışan bu vicdansızları hiç bir zaman affetmeyeceğim ve gereken şikayet başvurularını tabi ki yapacağım.
Kırık Hareket Ettirilmemeli Güya, Değil mi?
O saat itibariyle, acil servisin dışında boşuna onca zaman kaybetmiş halde, daha önce kanser ameliyatı olduğum özel hastane veya diğer yakın hastaneler olmak üzere, telefonla bir yerlere ulaşmaya çalışıyorduk. Bir hastabakıcının gelip, en azından kırık var mı yok mu onu öğrenmemizin bize zaman kazandıracağını söylemesiyle, tekrar içeri girip kayıt yaptırarak röntgen bölümüne alındım. Bir kez daha kırık kalça ve kırık ayağımla tekrar hareket ettirilerek, röntgen tahtasının üzerine yatmam gerekti. Yetmedi, istenen açılarda röntgen çekilmesi için kırık ayak bileğimin üzerine basmam, travmadan tir tir titrerken, kırık kalça kemiğimi istedikleri açılarda, kımıldatmadan tutmam gerekiyordu. Röntgenler çekildi ve şimdi tekrardan normal sedyeye geçmem gerekiyordu. Kaç kere daha kırıklarımı hareket ettirmem gerekecekti? Ona da katlandım mecburen. Bayılmamaya çalışırken, devamlı dua ediyor bir mucize olmasını ve kırık olmadığını duymayı diliyordum.
“Of ya! En kötü yerini kırmışsın”
Röntgen sonucunu öğrenme zamanı geldiğinde, sandalyesinden bile kalmadan, yanıma bile yaklaşmadan, önündeki ekrana bakarak tüm laubaliliğiyle “Of ya! En kötü yerini kırmışsın” diye senli benli konuşan biri oldu. Doktormuş. “Nasıl yani? Ne demek en kötü yer?” dedim panik halinde. “Yani en istemediğimiz yer. Hayati tehliken var, acil ameliyata alınmalısın” dedi. “Ben emboli geçirmiş, her gün kan sulandırıcı kullanan birisiyim, öyle hemen ameliyata alınmam sıkıntı olur bu halde” dedim. Bunu hiç duymamazlıktan gelip, “En son ne zaman yemek yedin, su içtin?” diye sordu, saatler olmuştu. Yanında oturan, yine doktor olduğunu düşündüğüm bir başka kişi, “Şu andan itibaren oruçsun, tamam mı?” diye uzaktan seslendi ve hasta bakıcılara dönüp “Kan tahlilleri yapılsın, ameliyathaneye alınsın” diye emir verdi.
Şişli Etfal’deki Bu Umursamaz Doktora Ameliyat Olmaktansa Ölürüm Daha İyi
Onların bu muamelelerinden sonra, artık orada bir dakika bile kalmamaya kesin kararlıydım. Filmlerimizi almak istedik, eskisi gibi basılmasa da, bari CD olarak alalım dedik, onu da vermiyorlar, mail atın bari ne bileyim. Böyle rezalet olamaz, bin bir zahmetle çektirdiğiniz filminizin sonucunu almak için bile savaş vermek zorundasınız.

Yeni Ambulans Geliyor. Azıcık Sabır!
Taa saat 15:30 civarı düşmüştüm ve artık hava kararmış, o soğuk ve yağmurlu günde, inşaat halindeki acil servisin dışında hala bi’ umut bekliyoruz. Nihayet telefon görüşmelerimiz sonuç verdi ve gideceğimiz hastanenin anlaşmalı ambulansı geldi. Minimum kımıldamam için uğraşacaklarını, hiç merak etmememi söyleyerek, gerekli tedbirleri alarak beni “kaşık” dedikleri turuncu bir şeyin üzerine yatırıp, ambulansa aldılar. Yanımdaki sağlık görevlisi, az önceki vicdansızdan farklı olarak, sakin olmamı, ağlarsam üzülürsem acımın katlanarak artacağını söyledi. Düşününce ikna olup, kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Bacağımın ve başımın altına yastık koydular. Bu bile benim için o durumda mutlu olma sebebiydi. Allahım kimseye böyle yokluk ve acılar yaşatma, ne olur Ya Rabbim!
Artık iş çıkış saati olduğu için trafik iyice durma noktasına gelmiş ve ambulansın sirenini kimse umursamaz olmuştu. Ambulans şöförü, normalde makas atarak çok daha hızlı şekilde beni hastaneye yetiştirebileceğini ama bunun çektiğim acıları artıracağını, onun yerine, yolu aça aça daha sakin şekilde gitmeyi tercih ettiğini söyledi.
Acil’deki Görevli Özen Gösterdiği için Tek Seferde Damar Yolu Açabildi
Bu şekilde hastaneye geldiğimizde, bizi karşılayan acilde görevli olan beye bir kolumun kanser sebebiyle kullanılmasının yasak olduğunu, ötekisinin de gördüğüm kemoterapi tedavisi sebebiyle damarlarının yandığını, sağlam damar bulmanın zor olacağını söyledim. Çok dikkatli olup, uygun bir damar bulacağını söyledi. Bu sırada ben arka arkaya devamlı Ayet-el Kürsi’yi okuyordum. Sözünü de tuttu ve kollarımı biraz dikkatli incelemesi sonucu canımı daha fazla acıtmadan damar yolunu tek seferde açmayı başardı. Ambulanstaki yastık kadar, sağlam damarımın bulunabilmesine de öylesine sevinmiştim ki… Katater sayesinde hemen acımı azaltmak için gerekli ilaçları vermeye başladılar. Kendisi de zamanında kemoterapi gördüğü için aynı süreçlerden geçtiğini ve bunun nasıl bir şey olduğunu iyi bildiğini söyledi. Ona o kadar minnettardım ki, “Allah sizden razı olsun” diye sevinçten ağlıyordum.
“Dilekçim, Çok şanslısın”
Yakın arkadaşımız ve aynı zamanda sigortacımız da olan Sevgili Handecim, tam bir “kötü gün dostu” olarak yine başucumdaydı. Bana geldi ve “Dilekçim, Çok şanslısın, ah keşke o ilgilenebilse dediğim doktor, şu anda, hem de bu saatte hastanede” dedi. “Yaa hem de ne çok şanslıyım, di mi ama!” dedim halimi göstererek. O yine moral verip, beni ne kadar şanslı olduğuma ikna etmeye konusunda kararlıydı. Hande öyle diyorsa doktorum bayağı iyiydi o zaman.
Femur Başı Kırığı ve Ayak Bileği Kırığı
Derken bahsettiği Ortopedi ve Travmoloji Uzmanı Doç. Dr. Erden Ertürer geldi. Sakin, efendi, güleryüzlü bir doktor… İşine hakim olduğu belli. İnsanda hemen güven uyandırıyor. Neler olduğunu sordu ve mevcut rahatsızlıklarımı, aldığım önemli ilaçları ve emboli geçmişimi anlattım. “Tomografi çekelim bakalım” dedi. Çekildi ve kırıklarımı detaylarıyla gördüler. Kalça kırığı zennedilen şey, yine o bölgede bulunan uyluk kemiğinin en üstündeki femur başı denilen bölümün kırığıymış. İki parça birbirinden ayrılmış. Öbür hastanede ayağında kırık yok denilmişti, oysa ayak bileğimde de kırık varmış tabi. Doktorum “Yarın sabah sizi ameliyata alacağız, hiç merak etmeyin, iyi olacaksınız” dedi. Acilden hastaneye yatış yaptık.

Femur Başı, Uyluk Kemiğine 4 Tane 10 santimlik Vida ile sabitlendi
Zaten üzerine basamayacağım için ayak bileğimdeki kırık, bacağıma ağırlık yapmaması için alçıya alınmadı. Devamlı büyük buz torbaları konuluyordu üzerine. Ertesi sabah ameliyata alındım. 4 tane 10 santimlik vida ile sabitlenmiş kırık kemiklerim. Bacaklarımda Emboli çoraplarım, devamlı kompresörlere bağlı haldeydim. Odaya getirildiğimde yine ailem ve en yakınlarım yanımdaydı. Eşimin instastory’de paylaştığı, ameliyata gireceğimi söyleyen ve dualarını beklediğimizi söyleyen paylaşımla, Sevgili takipçilerimiz, durumumu çok merak etmiş ve binlerce “Geçmiş Olsun” mesajı göndermişti. Herkesin içine su serpmek için bir fotoğrafımı paylaştım ve neler olduğunu orada özetle anlattım.
Tüm sevenlerim gibi, beni Üşengeç Şef’in 8. yılında artık aileden biri olarak gören canım takipçilerim de, bu olanlara tepki olarak “Gözü olanın, gözü çıksın!” derken, ben yine nazardan Allah’a sığınarak; dilerim ki, o kıskançlık ve hasetle dolu kişilerin de Allah kalplerine iyilik versin.
Bu yazıyı yazmaya cesaret etmem tam 1 ayımı aldı ve ameliyatımın ay dönümü olan bugün, bu satırları kaleme almaya çalışırken, inanın her dakikayı yeniden yaşadım. Şu anda yürüyemiyorum, üzerine basmama izin olmadığı gibi, izin çıktığında da, bende o cesaret pek olmayacak gibi başlarda. Tedavi sürecimin nasıl gittiğini, neler yaptığımı ayrı bir yazıda yazacağım ve bu sayede, benimle aynı süreçleri yaşayanlara da, yine naçizane yol göstermeye ve yalnız olmadıklarını hissettirmeye çalışacağım.
Sevgiyle ve sağlıkla kalın!