Artık bir Yılbaşı gecesi klasiği haline gelen Victoria’s Secretdefilesi özellikle beyler için yeni yılın adeta ilk ve en göz kamaştıran hediyesi. 2018‘e sayılı saatler kala bu yılın defilesi yine heyecanla bekleniyor. Şovun başlamasıyla birlikte gözler ekrandan alınamazken beylerde bahaneler hep aynı: “Sana hediye almak için model bakıyorum hayatım”. Ah bi’ “Victor’s Secret” markası da çıkamadı ki, biz de biraz beylere hediye bakalım. 🙂 Peki CNBC-e diye bir kanal, artık olmadığına göre, acaba Victoria’s Secret defilesi bu yıl hangi kanalda ve saat kaçta ekrana gelecek? İşte size Victoria’s Secret 2018 yılbaşı defilesi ile ilgili tüm detaylar…
Victoria’s Secret Defilesi bu sene Çin’in Şanghay kentinde gerçekleşti
Dünyada çapında en çok ilgi gören şovlardan birine her yıl, istisnasız imza atan iç çamaşırı markası Victoria’s Secret defilesi bu sene ilk kez Çin’in Şanghay kentinde düzenlendi.
Bu seneki şovda kimler podyuma çıktı, kimler sahne aldı?
Milli yengemiz Adriana Lima (!), Alessandra Ambrosio, Romee Strijd, Candice Swanepoel, Lily Aldridge ve Elsa Hosk gibi dünyaca ünlü top modellerin yanı sıra Bella Hadid, Karlie Kloss ve Stella Maxwell gibi dönemin popüler modellerinin de podyuma çıktığı şovda, bu sene Harry Styles, Miguel, Jane Zhang ve Leslie Odom Jr. da sahne aldı. Sadece çok özel davetlilerin canlı izleyebildiği defile, ABD televizyonlarında bizden 3 gün önce, yani 28 Kasım 2017’de yayınlandı. Bazı ilklerin ve sonların yaşandığı şovda, küçük bir de iş kazası oldu ve ilk kez bir manken defile esnasında düştü. Detaylar aşağıda…
Victoria’s Secret defilesi bu sene yani 2018 yılbaşında hangi kanalda yayınlanacak?
2018 yılbaşı gecesine renk katmaya hazırlanan Victoria’s Secret defilesi bu sene TLC kanalında ve yine tam gece yarısı yani saat 24:00’da ekrana gelecek. Anlayacağınız, biz daha aile efradıyla, eşimizle dostumuzla öpüşüp kutlaşırken, yine bir bakacağız ki, onlar gözünü ekrandan alamıyor. Çünkü yeni yılın ilk saniyeleriyle birlikte Victoria’s Secret melekleri podyumda kanatlarını takmış salına salına boy göstermeye başlamış olacaklar bile.
Victoria’s Secret şovunda Çin Esintileri
Şov Çin’de olur da, ruhunda Çin esintleri olmaz mı? Bu sene için 6 ayrı tema belirleyen tasarımcılar Nomadic Adventure, Goddesses, Winter’s Tale, Punk Angel, Millennial Nation ve Porcelain Angels adlı koleksiyonlarını sergilediler.
Gecenin Dedikodusu: Gigi Hadid ve Katy Perry’nin, Çin’den vize alamaması
Kardeşi Bella Hadid podyumdayken; söylenene göre; gecenin en çok konuşulan konuların bir tanesi de seyirciler arasında olması planlanan Gigi Hadid ve Katy Perry‘nin, Çin’den vize alamadıkları için geceye katılamaması olmuş. Gigi’nin Şubat ayında, elinde gösterdiği Buddha şeklindeki kurabiyenin yüzünde benzer ifade takınıp, taklidini yapması, bir nevi çekik gözlülere hakaret olarak kabul edildiği için vize verilmediği konuşuluyor. Aynı şekilde Katy Perry’nin de eski bir konseri esnasında giydiği kıyafetin vize almasına engel olduğu da iddialar arasında.
Victoria’s Secret Defilesindeki İlkler ve Sonlar
Birbirinden ünlü modellerin geçişiyle yine göz dolduran şovdaki ilkler ve sonlar şöyleydi:
Geçtiğimiz yıl, ilk çocuğunu kucağına aldığı için şovu kaçıran Güney Afrikalı model Candice Swanepoel, formuna yeniden kavuşarak podyumlara geri döndü.
2000 yılında ilk kez Victoria’s Secret meleği olan Alessandra Ambrosio’nun bu yıl son kez şovda yer aldığı iddia edildi.
Aynı şekilde 1999’da ilk defilesine çıkan Adriana Lima için de, bu şovun bir çeşit jubile olduğu konuşuldu. Ah neredeyse unutuyordum, şunu gördünüz mü?: Adana Limanının sansürsüz pozu … Yalnız bu linke tıkladığınızda siz de benim gibi şoke olmaya hazırlıklı olun! Bu kadarını ben bile beklemiyordum açıkcası 🙂
Victoria’s Secret Defilesinde İlk Kez Bir Düşme Gerçekleşti
Pırıltılı gecenin en talihsiz ismi Çinli model Ming Xi oldu. Ayağı kayarak düşen ve gülümseyerek durumu kurtarmaya çalışan modele, tüm profesyonelliğiyle yardım ederek ayağa kaldıran, hemen arkasından gelen model arkadaşı moral verdi. Ama yürüyüşünü bitirip kulise adımını attığı an gözyaşlarına boğuldu kızcağız. Bu durumda bu; büyük ihtimalle onun ilk ve son defilesi olabilir diye düşünüyorum.
2 Milyon Dolarlık Çamaşır
Mouawad Mücevher işbirliğiyle tasarlanan ve elmas, safir, mavi topaz ve altın gibi 6 bin adet değerli taş kullanılan bir çamaşır… Üstelik değeri 2 milyon dolarmış. Hazırlanması tam 350 saat süren “Fantasy Bra” olarak geçen bu çamaşırı, bu sene, 9 yaşında bir çocuk annesi olan model Lais Riberio giyme şansına sahip oldu.
Victoria’s Secret Modelleri Formlarını Nasıl Koruyor?
Görüyorsunuz ya! Aralarında bazılarının bir, hatta birden de çok çocuğu var. Bu durumda “Ama ben çocuk doğurdum” diyecek olanların artık bahanesi de kalmadı. Peki nasıl oluyor da böyle incecik vücutlara sahipler? Hiç merak etmeyin! “No pain, no gain” (Acı çekmeden başarı olmaz) kuralı onlar için de geçerli.
Sürekli formlarının zirvesinde olabilmek için, sıkı diyetlerin yanında, her gün düzenli olaraki adeta bir olimpiyat sporcusu gibi yoğun bir programla antreman yapıyorlar. Hatta geçenlerde Yeni Zelanda’lı model Georgia Fowler‘ın zorlu geçen bir antremanını “Tıpkı bir melek gibi çalış” etiketi ise sosyal medyadan paylaştığını belki görenleriniz olmuştur. Şov yaklaştıkça onlar da egzersizleri artırıyor ve diyeti daha da ciddiye alıyorlar. Kızların çoğu genelde kardiyo yanında, pilates ve boks yapıyor ve ağırlık çalışmaktan hoşlandığını belirtiyor.
Yani hiç işimize gelmese de maalesef durum bu: Victoria’s Secret meleği bile olsan “Her istediğini yersen, her istediğini giyemezsin!”
Haydi 2018 şaşırt bizi! Bu sene her istediğimizi yiyelim ama kilo almayalım, olmaz mı? 🙂
2018‘e girmemize şunun şurasında sadece 5 güncük kaldı. Kendi açımdan yaşadığım sağlık sorunları sebebiyle, 2017 yılını bir an önce “Haydi canım Selametle!” diye, evrenin sonsuz kaynağına sevgiyle uğurlayacağım için çok mutluyum. Evet tamam, “yılbaşı” güzel güzel kararlı adımlarla geliyor gelmesine de, bir dakika! Nasıl yani, siz yoksa hala ailenize ve sevdiklerinize hediye alma fırsatı bulamadınız mı? Aman canım! Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Yılbaşı hediyesi alışverişini çoğumuzun son dakikaya bıraktığı bir gerçek. O zaman size farklı farklı fiyat aralıklarında, her bütçeye hitap edebilecek son dakika yılbaşı hediye önerileriyle geldim.
El Emeği Göz Nuruyla Hazırlanmış Yılbaşı Konseptli Kasalar
İçinde polar şalından, el havlularına, şamdanından, kahvesine, peçetesinden kuruyemişine kadar yılbaşı konseptli pek çok şık detayın bulunduğu bu kırmızı renkli, çok şık kasalar bi’harika! Toplumu kanser hakkında bilinçlendirirken, kanserle savaşında maddi imkansızlıklar çeken ihtiyaç sahiplerine yardım etmeye 20 yıldır kendini adamış Onko-Day derneğinin gönüllüler ordusu; el emeği göz nuruyla bu yılbaşı paketlerini hazırlamış. Sizler de bu paketlerden sevdiklerinize hediye ederek Onko-Day’a destek olabilir, hayır işlemenin verdiği mutluluğu tadabilirsiniz. Fiyatı 95 TL. (Instagram: @onkoday)
Çanta Sevmeyen Kadın Yoktur Herhalde
El yapımı deri çanta tasarımlarını benim de çok severek kullandığım Just Havana Dollar, hem çok şık hem de üzerinde göz alıcı aksesuarlar barındıran el, kol ve sırt çantalarıyla güzel bir alternatif. Bir düşünsenize, üzerinde istediğiniz harflerin monogram olarak yer alabileceği clutchlar nasıl da özel hissettirir insanı. Fiyatlar 199 TL ile 379 TL arasında değişiyor. (Instagram: @justhavanadollar)
Lezzet Düşkünlerini Yemek için Seyahat Ettiren Dükkan
Bursa yakınlarındaysanız, atlayın aracınıza ve Eker Meydan‘a gelin. Orada, hem Kayhan Köftecisi‘nde kendinize nefis bir ziyafet çekin, hem de bu sevimli restoranda satışa sunulan Zeytinyağı, Organik Elma Suyu, Balsamik Sirke, Kestane Şekeri gibi şeyler arasından, lezzet düşkünü sevdiklerinize hediyeler seçin. (Instagram: @kayhankoftecisi)
Teknoloji Düşkünlerine Akıllı Telefonlar, Kulaklıklar, Hoparlörler…
Play Station hala beylerin en çok istediği hediyeler arasında olsa da, şu aralar herkesi en çok heyecanlandıran pahalı hediyelerden birisi bence iPhone X. Kendisi hakkında olumlu ve olumsuz bulduğum yönleriyle kaleme aldığım ve fiyat bilgilerine de yer verdiğimiPhone X izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Eğer yanında kablosuz şarj cihazı da alacaksanız 299 TL’yi daha gözden çıkarmanız gerekiyor.
Üç Büyüklerin Taraftar Bileklikleri Beyler için En Güzel Hediye
Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe‘ye gönül veren beyler, takımlarının renklerini bileklerinde taşımayı çok sevecek, hatta öyle ki, bir bakmışsınız hediyenizi, sadece maç sırasında totem olarak değil, hiç çıkarmadan devamlı kullanıyorlar. Her baktıklarında da onu kimin armağan ettiğini (Sizi) hatırlayacaklar tabi ki! “Erkek için Bileklik” marka, tamamen el işçiliğiyle hazırlanan bu paslanmaz çelik kilit sistemli halat malzemeden taraftar bilekliklerinin indirimli fiyatları 50 TL. Üstelik 100 TL ve üzerinde kargo ücretsiz. Sadece taraftar bileklikleri değil, çok şık başka tasarımlar da var. El yapımı ve özel malzemeden olduğu için ürünler limitli sayıda. İlgileniyorsanız acele etmeniz gerekebilir. (Instagram: @erkekicinbileklik)
Kişisel Gelişim için Kuantum Eğitimi
İç huzurdan daha önemlisi var mı? O zaman bu önerim ülkemizin güneyindeki sıcacık güzide şehirlerimizden Alanya‘da yaşayanlar için gelsin. Artıbir Yaşam Koçluğu eğitim danışmanlığının verdiği kişisel gelişim eğitimleri güzel bir hediye alternatifi. Öğrendim ki çok ilgi gören bu sertifikalı eğitimden yakında İstanbul‘da da açmayı düşünüyorlarmış. Bu aralar tedavi sürecinde, benim de çok faydasını gördüğüm ve fiziksel olduğu kadar, duygusal bedene de hitap eden kuantum eğitimleri, bilinçaltı temizliği için de ideal. İletişim için Tel: (0242) 513 19 09 veya (05419 290 09 90 (Instagram: @artibir.kocluk)
Bebek Bekleyen Birine Hediye Arıyorsanız
Her hamilenin başucunda mutlaka olması gereken nefis bir kitap; “Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler” Bu kitapta hamilelik sürecinde hem kendi yaşayacakları değişimler ve hem de bebeğin gelişim evreleriyle ilgili en doğru cevapları bulacak ve size devamlı dua edeceklerine eminim. Kitabevlerinde veya online satış mağazalarında bulabilirsiniz. Fiyatı: İndirimde 42 TL civarında
Dekoratif Objeler Sevenlere
Şirin tasarımlarıyla öne çıkan yeni bir marka olan Atölye Duygu’nun 2’li peçete ve runnerdan oluşan bu seti 45 TL. (Instagram: @atolye_duygu)
Dekoratif Lambayla En Sevdiğiniz Fotoğrafı Ölümsüzleştirin
3 Boyutlu lamba diye geçen, üzerinde arzu ettiğiniz bir fotoğrafa yer verilen bu hediyelik eşya, Hediye Kovanı markasına ait. Ürün siparişini aldıkları günün ertesi günü kargoya teslim ediyorlarmış. Yani hala şansınız var. Unutmadan… İyi bir sonuç almak için, lambada kullanılmak üzere e-mailde göndereceğiniz fotoğrafların yüksek kaliteli olmasına özen göstermeniz gerekiyor. Mesela ben bu Geveze için hazırladıklarını çok beğendim. 99 TL ile 119 TL arasında değişen fiyatlarla 3 farklı ürün tasarlıyorlar. (Instagram: @hediye.kovani)
“Bir Kedim Bile Yok” Diyenlere
Evde evcil hayvan beslemek, bence empati yeteneğinden, ahlaki değerlerin gelişmesine kadar pek çok yönden inanılmaz faydalı, sorumluluk almayı ve paylaşmayı en güzel şekilde öğreten şeylerin başında geliyor.
Eğer siz de evcil bir hayvana yuvanızı açacaksanız, çocuklarınıza bu hayvanların alınır-atılır bir oyuncak ya da nesne olmadığını; onun da bizim kadar yaşama hakkı olduğunu benimsetmeli, onu sevmek, beslemek, zarar vermemek, onun iyiliğini düşünmek ve bu sayede başkalarının varlığının da kendisininki kadar değerli olduğunu öğretmek gerekli diye düşünüyorum. Ne dersiniz?
Şu anda bana verilecek en güzel hediyeye gelince… İşte böyle boncuk boncuk bakan, iyi huylu, kendini sevdirmeyi seven, hem sakin, hem oyuncu, sıcakkanlı, tatlı mı tatlı bir yavru kediciğim olsaydı, inanın dünyalar benim olurdu. Her koşulda o tüylerini her daim tertemiz ve yumuşacık tutacak kadar temiz ve titiz ve bir o kadar da mağrur ve gururlu… Öyle çok istiyorum ki! Haydi evren, duy sesimi! Sana güveniyorum:)
Hepinize sevdiklerinizin zevkine uygun en güzel hediyeleri kolayca seçebileceğiniz, harika bir hafta dileğiyle…
2020 yılı pandemi sebebiyle, sadece bizim için değil, tüm dünya için unutulmayacak bir yıl oldu. Ama bir umuttu yaşatan insanı… İşte yepyeni bir yıl daha kapımızı çalıyor. İnanabiliyor musunuz? 2021 senesine girmemize, bugün itibariyle sadece 2 ay kalmış. Sadece tarih değişmiyor, yeni yıl demek, bembeyaz bir sayfa, taptaze başlangıçlar ve yenilenen umutlar demek… Yeni yıla sayılı günler kala, hazırlıklar son hızla devam ederken, her sene evde aynı yılbaşı ağacını kurmaktan veya sokakta, cafe’de, AVM’de, otelde nereye baksanız bakın, hep aynı türde yeşil plastik yılbaşı ağaçları görmekten gına gelenler için süper yılbaşı ağacı alternatifleri için yaratıcı fikirlerle geldim.
Değişiklik isteyenler ve diy (do it yourself) yani “Kendin yap” projesi sevenler buraya! Daha da güzeli, aşağıda seçtiğim alternatif yılbaşı ağacı önerilerinin çoğu, evinde koca bir yılbaşı ağacına ayıracak yeterince alanı olmayanlar için de harika bir çözüm sunacak. Çünkü dar alanlar için mucizeler yaratan bu yılbaşı ağaçları aynı zamanda birer duvar süsü. Üstelik malzemeleri kolayca bulunabilecek ve biraz hayal gücünüzü kullanarak, çok benzerlerini eminim kendiniz de zevkle yapabileceksiniz. O zaman en favorilerimi sıralamaya haydi başlıyorum.
Kitap ve DVD ile Yılbaşı Ağacı Alternatifleri
Kitap okumayı ve film izlemeyi çok sevenler için, tam da sizi yansıtacak, sadece kitap ve DVD kutularından oluşan bir Yılbaşı ağacı konsepti nasıl fikir ama?
Görselin sağında bulunan ve gümüş renkli çerçevenin içinde rengarenk ve ışıl ışıl parıldayan yılbaşı süsleriyle, çam ağacı formunda hazırlanan ağaç tam benlik. Bunu hazırlasam, 365 gün duvarımda dursun isterim, kaldırmaya kıyamam valla. Şeffaf sicim iplerle çerçevenin üstünden sarkıtarak yapabileceğiniz gibi, bir platforma hepsini silikonla yapıştırarak da bu görüntüye kavuşabilirsiniz.
Ağaç Dalları ile Yılbaşı Ağacı Alternatifleri
En etkilendiğim bir diğer duvar süsü de üstte solda yer alan yılbaşı ağacı alternatifi oldu. Mevcut süslerinize ilaveten tek ihtiyacınız ince ağaç dalları ve onları sabitlemek için biraz halat.
Ansiklopedi ile Yılbaşı Ağacı
İnternet bu kadar yaygın olmadan önce, hepimizin evleri cilt cilt ansiklopedilerle doluydu, sonra onların yerini CD’ler aldı, şimdi ise bir şeyler lazım olunca Google’a sormak moda. Özellikle yeşil ciltli ansiklopedileriniz varsa, işte size ilgi çekici bir yılbaşı ağacı alternatifi. En tepesine bir yıldız ve kırmızı boncuklarla süslendiğinizde bayağı da olmuş yani bence:)
Magnetler ile Yılbaşı Ağacı
Minik minik renkli objeler ve çerçevelerle duvarda veya bir boy aynasında böyle bir formu oluşturmanız mümkün. Aralarına yeni yılda yapmayı planladığınız seyahatleri temsilen, şimdiye kadar gittiğiniz yerlerden aldığınız hatıra magnetleri de serpiştirebilirsiniz.
Şişe Mantarı ile Yılbaşı Ağacı
Şişe mantarı biriktirmeyi sevenler için, işte mini bir çam ağacı önerisi. ister fırça yardımıyla, ister gazlı kalemlerle gönlünüzce renklendirebilmeniz mümkün.
Minderler ile Yılbaşı Ağacı
Farklı boyutta kare yastıklardan kolayca bir çam ağacı basbayağı olabiliyormuş. Arzu ederseniz, çengelli iğnelerle süslerinizi tutturabilirsiniz. Ayrıca uygun boyutta olanları, yılbaşı zamanı geçince dekoratif minderler olarak da kullanabilirsiniz belki.
Sevimli Objeler ile Yılbaşı Ağacı
Yılbaşı renklerine ithafen kırmızı ve yeşil ağırlıklı sevimli objeleri yine sicim ipleriyle duvara asabilirsiniz.
Halat ile Yılbaşı Ağacı
En çok beğendiklerimden birisi de, işte bu basit ama bir o kadar da şirinlik timsali Yılbaşı ağacı. Süslemeler haricinde tek ihtiyacınız beyaz bir halat ve onu duvara ağaç şeklinde tutturmak için kırmızı bir seloteyp. Tek kelimeyle bayıldım!
Karton ve Halat ile Yılbaşı Ağacı
Ağaç şeklinde keseceğiniz bir karton ve üzerine minik raptiyelerle tutturacağınız ip veya halatlarla istediğiniz yılbaşı kartlarınızı ve süslemelerinizi asabileceğiniz bir duvar süsü
Çıtalar ile Duvar Yılbaşı Ağacı
Sağdaki ağaç dallarıyla hazırlanan ve çam yapraklarıyla süslenen duvar yılbaşı ağacının bir diğer versiyonu da çıtalarla hazırlanan soldaki dünya tatlısı ışıl ışıl yılbaşı ağacı alternatifi. Bunu yakın arkadaşlarımızın evinde görür görmez bayıldım.Her sene hazırladıkları yılbaşı ağacının, bu sene yeni yürümeye başlayan minik oğulları sayesinde, sağlam halde yılbaşı gecesini göremeyeceğini düşünmüş ve böyle bir şey tasarlamış. Bence harika olmuş.
Artık bu konudaki zevkimi iyice anladınız. Şu anda çıkıp, böyle ağaç dalları toplayabilme imkanım olsa kesinlikle bundan yapmak isterdim.
Duvar Sticker’ı ile Yılbaşı Ağacı
Böyle bir zahmete bile girmeyeyim derseniz, duvar stickerları tam size göre. Online olarak zevkinize en uyanını bulup sipariş verebilirsiniz.
Metal Tel ile Yılbaşı Ağacı
Orta sertlikte bir metal tel ve uygun uçlu penseler yardımıyla çam ağacı formu vererek ve süsleyerek siz de kolayca böyle renkli bir yılbaşı süsü hazırlayabilirsiniz. Etrafını çevreleyen boş çerçevenin üstüne illa ki minik bir fiyonk asarak sevimliliğini maksimuma çıkartmayı unutmayın.
Ahşap Çerçeve ve Halatlarla Yılbaşı Ağacı
Evet yapımı biraz komplike duruyor farkındayım. Bunu kendiniz hazırlamaya üşenirseniz, diğer alternatifleri arasından birini seçebilirsiniz. Haydi bakalım. Yılbaşına kadar, geriye doğru sayım başladı. Tekrar görüşmek üzere, sağlıkla ve sevgiyle kalın!
Üşengeç Şef Ekibi yine bol koşturmacalı günlerden birinde, geçtiğimiz hafta Bebek Kırıntı‘ya bir uğradı ve yıllar sonra yenilenen menüsünden bir-iki yeni lezzeti denedi. Bilenler bilir, özellikle Moda‘da bulunan, o ilk açılan Kırıntı, tam bir yaşayan efsanedir. Hala aynı eski dokusunu ve menüsünü korumasıyla, hatta onlarca yıldır hala aynı elemanların çalışıyor olmasıyla bile, alışık olmadığımız kadar değerli bir klasiktir. Orada bir etli mantarlı dürüm, bir Spanish burger yemeden olmaz. Bu arada Tiramisu‘su da hiç ummadığınız kadar iyidir. Evet beni bile şaşırttılar. Çünkü Tiramisu normalde mascarpone peyniriyle filan gerçek İtalyanlar gibi yapılması gerekse de, pahalı bir peynir olduğu için, genelde ülkemizde bu versiyonunu bulmak çok zordur tabi ki. Tadı da o yüzden pek yanından geçmez. Ben de evde Labne peyniri ve kedi diliyle enfes bir Tiramisu yapıyorum ki yiyenler tek kelimeyle bayılıyor. Hatta adım adım fotoğraflı kolay anlatımlı Tiramisu Tarifim ile haydi siz de yapın ve afiyetle yeyin.
Gelelim Bağdat Caddesi’ndeki Kırıntı‘ya… “Cadde üzerinde olmazsa asla iş yapamaz” söylemini yalanlarcasına, her daim popüler ve dolu bir mekan olarak, yine sevdiğimiz yerlerin arasında gelir. Nişantaşı’ndaki ve Bebek’deki Kırıntı ise, açıldığı günden beri, bulunduğu bölgede gençlerin en önemli buluşma noktalarından biri olmayı başardılar. Ekibimiz de buna dahil tabi. 🙂
Geçtiğimiz hafta bir öğle yemeği bahanesiyle uğradığımız Bebek Kırıntı oldukça geniş metrekareye yayılmış, ferah, çocuk dostu ve samimi mekanlardan biri olarak, çocuklu aileler için de iyi bir alternatif. Kırıntı çalışanları, genelde müşterlerin rahat etmesi için özenle çalışır, çok çeşit barındıran menüden tercih yapmakta zorlandığınızda, size en hitap edecek şeyi önermek için uğraşırlar. İşte böyle günlerden birinde, Kırıntı’nın uzun zaman sonra, köklü bir değişime gittiği bu yeni menüsünden öne çıkanlar şöyle…
“Formumdan ödün vermem” diyenler için “Jungle Quinoa” Salatası leziz olduğu kadar, hafif ve sağlıklı bir tercih olacaktır. Kinoa‘yı biliyorsunuz zaten zengin protein içeriğiyle, uzun süre tokluk için de birebir. Kırıntı’nın artık klasikleşmiş olan tavuk yemeklerine bir yenisi eklenmiş. “Puf tavuk” adını verdikleri ve şnitzeli farklı bir sunumla hazırladıkları bu yemek yumuşacık yapısıyla ismini hak ediyor.
“Ben daha kırmızı etçiyim” diyenler için ortasında beyaz pilavla servis edilen beef stroganoff iyi bir seçenek olabilir. Bu arada eğer siz de evinizde yılbaşı akşamı için misafirlerinize hem lezzeti hem de görünüşüyle göz dolduracak bir yemek hazırlamak isterseniz, işte size Üşengeç Şef’den adım adım fotoğraflı ve yine kolay anlatımlı bir Beef Stroganoff Tarifi.
Yine Kırıntı’ya dönecek olursak, “Yemek değil de aslında, güzel bir arkadaş sohbetine eşlik edecek, kahve ve ortaya paylaşımlık bir pasta var aklımda” derseniz, yazımın en başındaki ilk görselde gördüğünüz ve şefin özel olarak hazırladığı “Buche de Noel” isimli çikolatalı rulo pasta şans verilmeyi illa ki hak ediyor.
Sizlerin de bulunduğunuz şehirlerde, keyif alarak gittiği mekanlar varsa yorum olarak bırakmayı unutmayın. Bir gün belki bir öğle yemeğinde karşılaşırız, neden olmasın?
Bu sene beyaz perdede 40. yılını kutlayan Star Wars, yeni filmi ‘The Last Jedi‘ (Son Jedi) ile yine efsanevi bir şekilde geri döndü. Film için geçtiğimiz günlerde Los Angeles‘da büyük bir gala düzenlendi. Hatta Nasa tarafından uzaydaki astronotlarına izletileceği bile konuşuldu. Serinin duygusal olarak en güçlü ve en epik Star Wars filmi olarak gösterilen bu 8. filmini herkesten önce izleme fırsatı bulan seyircilerin yorumları, Star Wars fanatiklerini iyice meraklandıracak cinstendi. Bir yanda filmi izleyip hayretler içinde kalanlar, bir yandan da Mark Hamill’in sergilediği Luke Skywalker performansı karşısında ayılıp bayılanlar, beklentiyi ister istemez yükselttiler tabii.
Star Wars zaten tüm dünyadaki sevenleri için her daim bir tutku. Yaratıcısı George Lucas‘ı, ilk filmi 1975’te yapmadan önce, mitoloji konusunda uzmanlaşması sayesinde, filmin evrensel her kültürde geçerli olan mitolojik öğeler içermesinin bundaki etkisi büyük.
Serinin 7. Filmi Yıldız Savaşları / Güç Uyanıyor’daki Hayal Kırıklığı Yaratan Unsurlar
Yıldız Savaşları/ Güç Uyanıyor , açıkçası benim gibi koyu Star Wars izleyicileri için 30 sene sonra gelen bir hayal kırıklığı oldu. Neden derseniz bir çok sebebi var ama başlıcaları :
Ana karakterleri bir türlü içimize sindiremedik. Rey, Poe ve Finn gibi karakterler bizim gibi eski izleyici için Han Solo, Luke ve Leia‘nın yanında çok silik kaldılar.
Film sizce de konu bakımından biraz, 4. bölüm yani “Yeni Bir Umut” filminin kötü bir kopyası gibi değil miydi?
Han Solo gibi efsane bir karakterin hayatını kaybetmesi hepimizin içini burktu burkmasına da, yılların büyük aşkının, diğer muhatabı olan (Rahmetli) Leia’nın “Aaa! Han Solo öldü mü? Vah vah! Neyse işimize bakalım” tadındaki tepkisi çok fenaydı 🙂
Ve filmin sonu hariç Luke Skywalker’ı hiç görememek de olacak iş değildi.
Nerede Darth Wader karizması, nerede atarlı çocuğumuz Kylo Ren… Kendisi atarlı-matarlı ama yeni yetme Rey’i bile yenemedi. Pehhh!
Darth Vader demişken, sanırım bende bir “Star ışığı” görmüş olmalı ki, görüyorsunuz ya, sonunda savaşı bırakıp “Yıldız”ı da bana teslim etti sağolsun. 🙂
Bu arada Star Wars konu işlenişi ve yayınlanma şekliyle de, sinema tarihinde benzersiz bir konuma sahip. Çünkü George Lucas, Star Wars serisini 9 filmlik senaryosuyla, 20th Century Fox’a sunduğunda 9 film için bütçe ayırmanın çok riskli olduğunu, onun yerine 3 filme indirmesini önermişler. Bu durumda o da, Darth Vader’ın kötü taraftaki hikayesiyle başlamayı seçmiş.
Unutmadan bir de bonus bölüm var ki o da geçen sene yayınlanan, 3. ve 4. bölümleri bağlayan bir ara bölüm olan ve bence serinin şimdiye kadarki en duygusal bölümü olan Rogue One ‘ı da atlamayalım. (Kendisine kısaca 3,5’uncu bölüm de diyebiliriz)
Az önceki tavsiyemi dikkate alarak, 8. filmi izlemeden evvel, daha öncekileri ardarda izleme maratonuna girmek istiyorsanız, Kronolojik sıra veya Yayınlanma sırasına göre gidebilirsiniz. İşte aralarındaki fark:
Kronolojik Sıralamaya Göre Star Wars
Eğer siz de giriş-gelişme-sonuç bölümleriyle, her şeyin genel hikaye gibi gidişatından hoşlanıyorsanız, numara sırasına göre yani 1-2-3-3,5-4-5-6 ve 7 şeklinde izleyebilirsiniz. Yalnız unutmayın ki, o zamanki teknolojiyle hazırlanan görsel efektler, ilk seriden alacağınız keyfi biraz olumsuz yönde etkileyebilir, hem de işin bütün sürprizi kaçmış olur.
Yayın Sırasına Göre Star Wars
En önce ilk yayınlanan üçleme ve ardından 2. yayınlanan üçleme şeklinde yani 4-5-6-1-2-3-7-3,5 sıralamasıyla izlerseniz, hem tarihsel olarak daha doğru olur, hem de hikayedeki sürprizler bozulmamış olur.
The Last Jedi Nasıl Bir Film Olmuş?
Bu 8. filmin önemli özelliklerinden biri, Prenses Leia karakterini canlandıran ve bu sene hayatını kaybeden Carrie Fisher‘in sahnelerinin bilgisayar ortamında yeniden canlandırma yöntemi ile filmde yer alması. İzlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Mekanı cennet olsun.
The Last Jedi bazen duygusal sahnelerin yer aldığı, bazen aksiyonun tavan yaptığı, bazen anıları gözlerinizin önüne getiren, genelinde oldukça heyecan verici bir film olmuş. Klasik Star Wars hayranları zaten keyiften dört köşe şekilde izlerken, seriye yeni başlayan bir kişi de sıkılmadan izleyebilir. Ama bence siz siz olun yine de bu filme gelmeden önce, kendinize bir güzellik yapın ve Star Wars maratonuna girerek, önceki bölümleri de bir izleyin. Dersinize bir çalışın yani illa ki! En kolay ve eğlenceli anlatımıyla öğrenmek isterseniz, işte size serinin bir önceki filmini anlatırken yer verdiğim Star Wars’da Kim Kimdir?
O zaman haydi bakalım! May the Force be with You! (Güç Sizinle Olsun!)
Tedavim sebebiyle evdeyken, kek ve kurabiyelere sardım bu aralar. Hayır efendim kendim yapmıyorum, en güzel yaptığını iddia edilen yerlerin ürünlerini deniyorum.. Birisi “eh” çıkıyor, diğeri umut vaad ediyor, öteki asla olmamış. Deneye deneye ve “I ıh! Bundan alacağım kaloriye değmez” diye diye, sanırım İstanbul’un Avrupa ve Anadolu Yakası’ndaki kek ve kurabiyeleriyle meşhur, denemediğim bir mekan bırakmamış olabilirim. En son Burak Özçivit ve Fahriye Evcen’in filan da müdavimi olduğu söylenen Sarıyer’deki meşhur bir fırından, Sevgili Asistanımın getirdiği kurabiyelerden etkilenmiştim. Derken bir gün Instagram’da Muhteşem Çikolatalı diye bir hesaptan, “Çikolatalı kurabiyeleri çok sevdiğinizi duyduk, bizimkileri de denemenizi çok isteriz” diye bir mesaj aldım. Ürünlerinde Belçika‘nın meşhur Callebaut kuvertür çikolatalarını kullandıklarını duyduğumda, hayalimdeki o muhteşem çikolatalı kurabiye acaba, adı üzerinde, bu olabilir mi diye bir heyecanlandım açıkcası.
Derken güneşli güzel bir İstanbul sabahında paketim elden teslim edildi ve kutuyu açtığımda, işte karşımdalardı. Vanilyalı, Kakaolu ve Cevizli olmak üzere 3 ayrı çeşit kurabiye! Allahım hangisinden başlasam!? Önce kahvaltı mı etsem? Yoksa yemek niyetine günde 3 öğün sadece bunlara mı gömülsem? Kafamda binlerce soru… Bu iş öyle aceleye getirilmemeliydi. Şöyle probiyotik yoğurtlu elmalı tarçınlı hafif bir kahvaltı sonrası, kendime bir Nespresso hazırladım. Kahvemi alıp, oturdum. İlk olarak Koz adını verdikleri cevizli ve parça çikolatalı olanla başlayamaya karar verdim. Alışık olduğumuz kuş tüyü gibi hafif kurabiyelerden değil, her biri bayağı kallavi ağırlıkta. İçi doldu dolu anlayacağınız. Dokusu acaba sert mi, yumuşak mı, ağızda kolayca dağılacak mı derkennnnn, ilk ısırığı aldım ve Aman Yarabbi! Bu da ne!? Bu bir kurabiyeyse bundan öncekiler neydi!?
O günden beri kendisiyle büyük aşk yaşıyoruz. Benim bir numaralı kurabiye seçtiğim ve direkt listemin en başına oturan Muhteşem Çikolatalı kurabiyelerinin, lezzet farkını yaratan sebeplere gelin beraber göz atalım.
Callebaut Çikolatası
Bir kere %70 kakaolu kuvertür Callebaut çikolatası kullanıyorlarmış. Dile Kolay! Tam 106 senelik deneyimini üstün kalitesine yansıtan Callebaut; dünya çapında çikolatalarının lezzetini; kakao çekirdeğinin içini kavurmak yerine, çekirdeği kabuğuyla birlikte kavurduğu eşsiz tekniğinden alır. Tek kelimeyle nefistir ve bildiğim bütün iyi ve gurme çikolata üreticileri, malzeme olarak sadece onun çikolatalarını kullanır.
Tereyağı başta olmak üzere özenle seçilmiş taze malzemeler
Cevizi, Vanilyası, kakaosu hepsi inanılmaz kaliteli ve taze olduğunu her bir lokmasında belli ediyor
El Yapımı olarak ve siparişiniz üzerine size özel hazırlanıp pişiriliyor
En sevdiğim özelliklerden biri bu oldu. Size beklememiş; yani gerçekten “günlük” ürünleri sunmak için stok tutmuyorlar.
Özel hazırlanma ve pişirilme süreci
Dışı daha tokmuş gibi dursa da, içi ağızda eriyor. Hatta ısıtıldığında içi akışkan olabilecek kadar yumuşak. Ben bu fırından yeni çıkmış ılık kurabiyeleri yanında sade dondurmayla yemeği de çok severim. Tadı çikolatalı sufle gibi olur, missss!
Koruyucu katkı maddesi yokmuş
Kurabiyelerde koruyucu katkı maddesi kullanılmamış.. Bu sayede ısı ile mühürlenmiş kapalı ambalajında oda sıcaklığında 3 güne kadar, buzdolabında 7 güne kadar, derin dondurucuda 30 güne kadar saklanabiliyormuş. Biz eşimle birlikte, öye çok sevdik ki, akşam dizi film izlerken, yanında sütle nefis gidiyor. İlk günden sonra, kalanı buzdolabında muhafaza ettim ve çıkardığım anda yine hemen yenilecek kadar yumuşaktı ve yine nefisti yine nefisti. Tek bir kötü tarafı var: Maalesef hepsi bittiiii! 🙂
Kurabiyelerini Çocuklarla Paylaşıyorlar
Korunmaya ihtiyacı bulunan çocuk ve gençleri sağlıklı ve kendi ayakları üzerinde duran bireyler haline getirip, topluma kazandıran Koruncuk Vakfı‘nı bilirsiniz. İşte Muhteşem Çikolatalı markası da, güzel bir sosyal sorumluluk projesine imza atmış ve her online siparişte 1 adet kurabiyeyi Koruncuk sepetine ekleyen bir sistem kurmuşlar. Hedef sayıya ulaşıldığında, Koruncuk Vakfı yetkilileri aracılığıyla bu muhteşem kurabiyeleri çocuklarla buluşturuyorlarmış. Hedefin neresinde olduklarını web sitelerinden görebiliyor, arzu ederseniz, sayıya daha hızlı ulaşılmasına destek verebiliyorsunuz.
Tüm bu özellikleriyle diyorum ki; Daha iyisini bulana kadar benim için 1 numaralı kurabiyeci kesinlikle Muhteşem Çikolatalı🙂
Demsa Group bünyesindeki St. Regis İstanbul’un yeni Genel Müdürü, Sevgili arkadaşım Alper Can’la çok keyifli ve samimi bir röportaj yaptık.
St. Regis İstanbul’un Genel Müdürü Alper Can Bulcum’u tanıyalım
Usengecsef.com‘a Hoş geldin Alpercim. Öncelikle seni tanımak isteriz. Bize kısaca kendinden bahseder misin?
1970 doğumluyum. Çocukluğum Almanya’da geçti. İlk, orta ve liseyi Türkiye’de okudum. Liseyi de, üniversiteyi de hep otelcilik üzerine okudum. (Hacettepe Üniversitesi Otel Yöneticiliği) Sonra Amerika’ya gittim ve orada Cornell Üniversitesi’nde pazarlama ve gelir yönetimi üzerine de eğitimler aldım.
Şu anda Intercontinental olan otel, ki o zamanlar Sheraton’dı, orada room service’de “Komi” olarak staja başladığım gün olan, 1 Mayıs 1985’ten beri bilfiil çalışıyorum, hiç durmadım. Tam 32 sene! O yüzden hep yaşımı soruyorlar, 47 yaşında olup, 32 sene tecrübe nasıl oluyor? Hani “Kimi kandırıyorsunuz?” gibisinden… 🙂
Ailende turizmle ilgilenen başka kimse var mı?
Babam da otelciydi. Zaten Almanya’da otelcilik okurken annemle tanışmışlar. Kardeşim de otelci.
Büyük ihtimalle babandan etkilendin diyebilir miyiz o zaman?
Tabii, ailem hep bunu istiyordu. Esasında bana sorsanız, ben konservatuar okumak, tiyatrocu olmak istiyordum.
Gerçekten mi?
Evet! Hatta çok enteresan, ailemden gizli konservatuar sınavlarına hazırlandım. Konservatuardan arkadaşlar buldum. O zaman sözlü ve doğaçlama sınavlarla giriliyordu konservatuara. Fakat şansa bakın ki, otelcilik ve konservatuarın sınavı aynı güne denk geldi.
Aynı güne denk gelmesi şaka gibiymiş!
Kader denen şey bu olmalı! Hatta otelcilik için 600 kişi girdik sınava ve kontenjan sadece 100 kişiydi. O sene kontenjanı 105’e çıkardılar ve ben 103’üncü girdim. Yani zorla otelci olayım diye uğraşmış sanki herkes, el birliği ile… Mecburen oldum. Memnun muyum? Çok seviyorum. Herhalde yine hayata gelsem, otelcilik, ilk 3’de seçeceğim mesleklerden biri olurdu. Ama mesela bugün sorsan, “En çok olmak istediğin 3 meslek?” desen, tercihlerimden biri gerçekten tiyatrocu olmak olurdu. Belki bir şarkıcı, belki tiyatrocu, hatta müzikal sanatçısı… Kesinlikle bir sahne sanatçısı olmayı isterdim.
Yakın arkadaşım olduğun için biliyorum ki, taklit yeteneğin gerçekten müthiş. Toplum önünde konuşurken oldukça özgüvenli ve duygularını ifade ederken de rahatsın.
Evet, toplum önünde konuşma, şarkı söyleme fobisi olan birisi olmadığım için, kendi duygularımı, o şekilde ifade etme rahatlığım var. Hakikaten 1.seçeneğim sanatçılık olurdu ve ikinci tercih olarak da bir pilot olmak isterdim.
Düşünüyorum da… Pilotluk da sana yakışırmış gerçekten!:)
3.sü yine otelcilik :)) Yani karışık sıralamada. Hala ben havayolu sektörüne çok yakınım. Bu üçünü hala seviyorum yani.
St. Regis Istanbul’da Özel Anlar Yaratmak
Genel Müdürü olduğun St. Regis İstanbul’un en etkilendiğin özellikleri nelerdir?
Ben St. Regis Istanbul‘da çalışmadan evvel de, çok iyi bir St. Regis müşterisiydim zaten. Özellikle Brasserie ve Spago‘ya çok geliyordum. Tabii St. Regis, biz otelcilerin dünyada saygı duyduğu sayılı zincirlerden biri. Çünkü, hakikaten özel anlar ve unutulmaz anılar yaratmak üzerine bir felsefesi olan bir zincir olarak tanınıyor. İçine girdikten sonra da, hakikaten bunun böyle ve hatta “ötesi” olduğunu gördüm. En çok bundan etkileniyorum.
İlk defa St. Regis grubunda çalışıyorum. Gerçekten de bu otelde kalan her insanın, bir anıyla ya da bir unutamamışlık tecrübesiyle ayrılmasını istiyoruz. Her sabah yaptığımız toplantılarda, gelen her misafirin tek tek sevdikleri, sevmedikleri şeyleri araştırıyoruz. Bunun için ayrı bir ekibimiz var. Öncesinden tüm misafirlerle ilgili bu tarz bilgileri topluyorlar. Bu sayede, hani her otelde olduğu gibi standart karşılamalar yerine, ne seviyorsa, onu ne mutlu edecekse, bu çok küçük bir şey de olabilir, büyük bir şey de olabilir, onun için bunu gerçekleştiriyoruz. Yeter ki misafirlerimiz, otele girdiği ve çıktığı süre arasında, bizimle geçirdiği, hayatını bize teslim ettiği, otelimizdeki anı çok iyi geçirebilsin istiyoruz. Müşteri memnuniyeti çok önemli bizim için.
“Benim gerçek tutkum, insanları mutlu etmek”
Bu yarattığınız anlardan bize birkaç örnek verebilir misiniz?
Mesela dün akşam olan bir şey söyleyeyim. Çok ünlü bir Arap havayolunun sahibi geldi. Ona hazırladığımız odanın tüm “Welcome amenity”si (Karşılama ikramları) kendi şirketinin logosuyla yapıldı. Şirketin renkleriyle bir de “Welcome drink”(Hoşgeldiniz İçeceği) hazırlandı. Yani odada nereye baksa şirketini hatırlatıyor ve en sonunda da çikolatadan şirketin logosunu yaptık. Çünkü, kuruluş hikayesini okumuştum, nasıl büyük zorluklarla kurulduğunu bildiğim için, çok hoşuna gitti bu ufak jestler. St. Regis İstanbul’da kalmasını, ona çok yakın bir arkadaşı tavsiye etmiş ve dedi ki; “Hakikaten neden bu otelde kalmam gerektiğini anladım. Dediğim gibi önemli olan özel anlar yaratmak…
Geçen hafta çok sevdiğimiz, devamlı bir müşterimiz geldi, ki bir süre sonra bu tarz devamlı müşteriler için yaratıcı olmakta zorlanıyorsunuz. Mesela o misafirimize de tuttuğu takımın atkısını aldım yurtdışındayken. Yalnızca onu koyduk odasına bir kartla. “Önümüz Kış… Bence böyle bir atkıya ihtiyacınız var” notunu düştüm :)) Öylesine etkilendi ki, gözleri yaşardı. Bizzat gördüm bunu yani.
Ne kadar güzel! Bu özelliği tabii ki St. Regis farkını ortaya koyuyor.
İşe aldığım ekip arkadaşlarında da, tutkularını iş haline getirebilmiş insanları çok seviyorum. Çünkü benim gerçek tutku, insanları mutlu etmek.
Yılın 365 günü ve her gün 7/24 faaliyette olan bir otelin genel müdürü olarak, otelde mi yaşıyorsun? Özel hayatına da hiç zaman kalıyor mu?
St. Regis’dan evvelki iş hayatımda 11 yıl kadar, değişik ülkelerde hep çalıştığım otellerde yaşadım. Şimdi otelde yaşamıyorum ama evim 200 metre ötede.:)) Dolayısıyla otelde yaşıyor gibiyim. Özel hayata gelince de çok fazla zamanım kalmıyor ama bunun sebebi tabi biraz da benim. Çünkü ben işime o kadar bağlıyım ki, benim 2 gün üst üste otele uğramamak gibi bir durumum söz konusu bile değil. Bu sebeple bir çok alanda iş hayatım, özel hayatımın önüne geçiyor. Ama bunun da sebebi benim. Böyle olmasını istediğim için böyle oldu. Böyle daha motive, daha mutluyum. İnsanlara daha iyi yardımcı olabiliyorum.
“Her sabah geldiğimde başka bir iş yeri buluyorum”
Otel Turizmini genel olarak değerlendirmeni rica etsem?
Çok enteresan bir meslek, çünkü hiçbir zaman ofisinizi ve iş alanınızı bıraktığınız gibi bulmadığınız bir iş. Yani bir ofiste çalışıyorsan, akşamüstü saat 6’da, 7’de ofisi kapatıyorsun, ertesi sabah 9’da aynı arkadaşlarının tamamını bulup, dün akşam bıraktığınız yerden tekrar başlayabilirsiniz. Otelcilikte öyle bir şey yok! Bıraktığın otel 1 saat sonra çok farklı bir şekil alabilir, çünkü operasyon 24 saat dönüyor. Dolayısıyla her sabah geldiğimde başka bir iş yeri buluyorum.
Peki bundan memnun musun?
Zaten memnun olmasam yapamam. Çünkü o kadar dinamik bir şey ki, 32 senede alıştım. Dedim ya, ben istemesem yapamazdım. İstemeyen birinin otelci olması mümkün değil!
“Benim için lüks; yapamadıklarımı yapabildiğim zamanlar ve en iyi şekilde yapmamı sağlayandır.”
Dünya standartlarıyla kıyaslarsak, İstanbul’daki lüks segment otelleri nasıl değerlendirirsin?
İstanbul’daki otelcilik servisi, aslında dünyada gördüğüm en iyi servislerden bir tanesi. Özellikle Avrupa ve Amerika ile karşılaştırırsam. Çünkü bizim insanımızın içinde doğal olarak misafirperverlik ve ağırlama isteği var. Biz ailemizde hani o “Allah aşkına ye!”, “Biraz daha otur! “Ay bi’ de tatlı ye!” “Bir kahve daha iç!”lerle büyüdüğümüz için, otelcilikte de bunu ister istemez yansıtıyoruz. Gerek otellerin mimari dizaynı, gerek teknoloji ve gerek de insan servisini koyduğunuz zaman bence biz gerçekten açık ara öndeyiz.
2016 çok zor bir yıl oldu, 2017 toparlanma yılı oldu. 2018’de bu toparlanmaya sahip çıkma sayesinde, 2019’da gerçekten iyi şeyler olabilecek. Temkinliyiz, moraller iyi ama şu anki duruma sahip çıkmalıyız. Çok seyahat ettiğimiz için dünyada lüks otellerde kalma imkanımız oluyor, tabii bu biraz da lüksten ne anladığımıza da bağlı. Herkesin lüks anlayışı çok farklı. Ben materyalistten çok, manevi lüksü daha çok olan otelleri seviyorum. Benim için lüks; yapamadıklarımı yapabildiğim zamanlar ve en iyi şekilde yapmamı sağlayandır.
“Her tercih, bir vazgeçiş”
Turizm sektörünü seçmek isteyenler için adeta bir kılavuz niteliğinde, anılarını kitap haline getirdiğini biliyorum. Kısaca birkaç tavsiye almak istesek?
Belki de “Bu ne hadsizlik, kitap yazıyor” da diyebilirler. Benim burada yapmak istediğim yalnızca şu; ben otelciliği seçtiğim zaman ya da bana seçtirildiği zaman, benim kimseyle konuşma imkanım olmadı. Yani bu otelciliğe ben giriyorum ama, ben neler yaşayacağım, neler çekeceğim, bu kariyer yolunda başıma neler gelebilir’i bana kimse anlatmadı. Hep olayın pozitif yönü anlatıldı, ama bu işin bir de “özveri” kısmı var. Ben 15 yaşında havuzda arkadaşlarımı bırakıp, gidip room service’te komilik yaparken, boş tabak toplayacağımdan kimse bahsetmemişti. Bahsetselerdi yine de gider miydim, onu bilmiyorum 🙂 Tabii insan o zamanlar bunu değerlendiremiyor.
2005 yılında Genel müdür oldum, daha çok özveriyle çalışıyorum. Herkes diyor ki “Genel Müdür oldun, golf oynamaya gitmiyorsun.” Öyle bir algı vardı Dubai’de. Evet ama ben herkesten önce gelip, herkesten sonra çıkıyorum otelden. Bu sefer de her şeyin altına imza attığın için, maddi-manevi sorumlulukların çok fazla oluyor çünkü. Burada bir vazgeçiş söz konusu oluyor. Hani “Her tercih, bir vazgeçiştir” ya? İşte özel hayatından vazgeçiyorsun, hafta sonundan vazgeçiyorsun, bayram tatilinden vazgeçiyorsun. Çünkü onlar tatildeyken ben çalışayım ki, vazgeçmeyenler o tatilin tadını çıkarsınlar. Herkesin iş alanı farklı. Bunlar en büyük zorluklar işte ve bu sebeple sevmek çok önemli.
“32 senemin hiçbir günü aynı geçmedi”
İşinin en sevdiğin tarafı nedir desem?
Bir kere çok dinamik olması! 32 senemin hiçbir günü aynı geçmedi. Hiç edinmediğim tecrübeleri bu sayede edindim. Her gün kendimi güncellemek zorundayım. Hep uyanık olma durumu var ve bu da seni bir dünya vatandaşı olarak hissettiriyor. Uzman olmana gerek yok. Değişik tatlar, değişik insanlar, ufuk genişlemesi… Bunlar harika şeyler.
Peki.. Mesleğin zorlukları neler?
En zoru tabii insanlarla çalışıyorsun. Otelde 100 oda varsa, 100 oda, 100 ayrı yaşam, 100 ayrı beklenti. Bu beklentileri karşılayıp memnun etmek çok zor ve büyük bir stres. Ben kimsenin “Evi” olamam, “Otelim” ben! Ama amacım evindeki gibi rahat olmanı sağlamak.
Meslek hayatında başından geçen en komik anı nedir?
Komik anıları aslında kitaba saklıyorum 🙂 Özellikle resepsiyonda çalışırken çok komik anılarımız oluyordu, karşındaki insanın Türkçe bilmediğini düşünerek yanındaki arkadaşınla misafir hakkında konuştuğumuz, çocukken yaptığımız komiklikler çok oldu. Sonrasında misafirin Türkçe karşılık verdiği anlardaki şoklar inanılmaz olurdu tabi
Türkiye ve Dünya’daki en sevdiğin restaurantlar hangileri?
Kendi otelimin restaurantı olduğu için söylemiyorum ama ben “Spago”yu ilk günden beri çok severim. İstanbul’da “Zuma”yı ve Dubai’de de “La petite maison”u çok severim. Aklıma gelen ilk 3 bunlar 🙂
Yemek yapmayı mı, yoksa yemeyi mi daha çok seversin? En güzel yaptığın yemek?
Baştan söyleyeyim, ben yemek yapmayı hiç beceremiyorum. Bir yumurta dahi kıramıyorum. O derece! Ama tabi bunun sebebi hiç denememiş olmam. Zaten ailemle yaşıyordum, seyahatlerde veya hep oteldeydim. Bu durumda da yapma ihtiyacı duymadım hiç. Öyle bir hevesim de olmadı. Sadece güzel spagetti yaparım ama ikinci bir yemeyi sorarsan, Room Service’i (Oda Servisini) arayabiliriz :))
Teknoloji ile aran nasıl? Mesela sosyal medya kullanıyor musun? En son aldığın teknolojik cihaz nedir?
Kullanıyorum, eskiden daha hızlıydım, daha çok kullanıyordum ama şimdi de iyi bir instagram kullanıcısıyım. Telefonlara ve kulaklıklara da ayrı bir ilgim var. Sony’nin gürültü engelleme özellikli WF1000x diye yeni bir kulaklığını aldım. Ses kalitesi müthiş.
Son dönemdeki favori dizilerin ?
“The Crown”u çok severek izliyorum. Yerli dizilerden de “Ufak tefek cinayetler”e sardım, gerçekten çok başarılı. “Güldür güldür”ü çok severim. Bir de Doğa Rutkay’ın masa başı sohbetleri yaptığı “Her şey bu masada” programını çok beğeniyorum.
Hobilerin neler ?
Şarkı söylemeyi çok severim. Hatta Youtube’tan dinleyebilirsiniz. 2008 yılında çıkmış bir single’ım var. 2 şarkı 1 remix, enstrümanlar canlı çalındı, vokalli falan… Timur Selçuk’un dersanesinde solfej, şan derslerine gittim. Eurovision’a şarkılar gönderdik. Bugün Eurovision’a tekrar katılsak, eski usullere göre finale kalsak kesinlikle katılırım. Şaka filan değil, gerçekten şarkıcı olmak istiyordum yani! 🙂 Müziğin yanında ebru sanatıyla da ilgilendim. Hatta yapıp, arkadaşlarıma da hediye ederdim.
En son bu Yaz, Londra’da Celine Dion konserine gittim.
Son okuduğun kitap?
Bazen Olmaz (Başarısızlık hikayeleri) – Özlem Gürses
Son ziyaret ettiğin müze?
En son Anıtkabir‘e gittim
Son yaptığın seyahat?
Son seyahatlerim Kasım’da Katar’a ve Aralık’da Cannes’a oldu.
Son olarak Üşengeç Şef okurlarına söylemek istediğin bir şeyler var mı?
Üşengeç Şef’i takip etmekten vazgeçmesinler. Üzerine bir de eşi @Deklancheur eklendi mi, ikisinin verdiği keyfe doyum olmaz.
Bu keyifli röportaj için çok teşekkürler:)
——————————————————
Kariyer Özeti;
Otelcilik sektöründe 32 yıllık tecrübesi bulunan ve geçmişte Satış & Pazarlama Direktörüğü, Gelirler Müdürlüğü ve Odalar Bölümü Direktörlüğü pozisyonlarında Park Hyatt Baku, The Ritz-Carlton Istanbul, The Ritz Carlton Bahrain, The Regent Almaty otellerinde görev yapmış olan Alper Can; 2005 yılında InterContinental Almaty’de ilk genel müdürlük görevini üstlendi. Daha sonra The Marmara Istanbul, Burjuman Rotana Dubai, Wyndham Grand Istanbul Kalamış otellerinde genel müdürlük yaptı.
En son Wyndham Hotel Grubu’na bağlı Ramada Plaza Jumeirah Beach ve Ramada Sharjah’ta Grup Genel Müdürü olarak görev yapan Alper Can, 2014 yılında Wyndham Grubunun EMEAI bölgesinde “Yılın En İyi Genel Müdürü” ödülünü kazandı.
Alper Can, Temmuz 2017’den beri St. Regis İstanbul’da Genel Müdürlük görevini yürütüyor.
Üst üste o kadar çok şey yaşadım ki… Pozitif olmak, pozitif kalmak, artık benim gibi normalde güleryüzlü olan biri için bile zaman zaman zor olabiliyor. Bu gibi durumlarda hemen Avrupa Yakası‘dan bir bölüm açıp, Burhan Altıntop ve Şahika‘ya gülüyorum. Sadece onlar değil, tüm karakterleriyle efsane olan, böyle muhteşem bir dizi, bence Türk televizyon tarihine gelmedi gelmez. Gülse Birsel‘in espri anlayışı bana o kadar hitap ediyor ki, vizyona ilk sinema filminin gireceğini ve Engin Günaydın ile Demet Evgar‘ın başrollerde olduğunu öğrendiğimden beri duyduğum heyecanı anlatamam. Şunu baştan söyleyeyim ki; “Aile Arasında” uzun yıllardır aile komedisi anlamında Türk sinemasında hasret kaldığımız boşluğu dolduran çok tatlı bir film olmuş. Gülmeye hasretseniz kesinlikle izleyin!
Benim de bu aralar gülmeye böylesine ihtiyacım varken, bu filmin bana da ilaç gibi geleceğinden öylesine emindim ki. Ama olmuyor, olamıyordu. Boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koyuyorum almıyordu. Neden? Çünkü yürüyemiyordum ve sokaklar bir engelli için engellerle doluydu. Sinemaya nasıl gidecektim, salonda nasıl oturacaktım, aşağı sarkıtmamam gereken bacağıma nasıl bir düzenek kuracaktım? İşte bu soruların cevaplarını düşündükçe, içim içimi yiyordu. Yorumlara baktığımda filmi çok fazla beğenen kadar, “Bırak kahkahalarla gülmeyi, bir kere sırıtmadım bile! Berbat!” filan gibi açıklamalarla, aklınca beğenenleri aşağılayıp, “duyar kasan” tipler dolanıyordu ortada. Çünkü onlar sadece Woody Allen filmlerine gülerlerdi. Ya canım, tabe tabe! 🙂
Azimli Bir Engellinin İlk Sinema Macerası
Önce Caddebostan Kültür Merkezi‘ni aradım ve otoparktan sinema katına kadar asansör olduğunu öğrendim, sonra araştırıp, içeride kimlik karşılığı tekerlekli sandalye kiralanabildiğini de duyduğumda dünyalar benim oldu. İşte bu kadar! “Ne zaman gidiyoruz? Bugün gider miyiz?” diye diye her heveslendiğimde, salonlar tamamen dolu olduğu için, hep en ön sıralar kalmıştı. Sabııııır, sabır yaaa sabır!
En sonunda Pazar gecesi için yer bulabildik, eşim ekrandan koltuk seçmemi söylediğinde “Arka ortalardan bir yer olsun işte!” dedim her zamanki gibi. “Ortalarda!? Emin misin?” diye sordu. Bir durdum ve kendime geldim. Yahu koltuk değneği bile kullanamayan halimle orta koltuklara nasıl geçecektim acaba? Onu da bırak, sinema salonu içindeki merdivenleri nasıl çıkmayı hayal ediyordum ki? Ay ben heyecandan, işin o kısımlarını, hiç ama hiç hesaba katmamışım ya! Her ne olursa olsun gitmeye öylesine kararlıydım ki, gözümü kararttım ve arka sıralardan, en kenardaki koltukları satın aldık. Oleyyy 6 hafta sonra ilk defa hastane harici bir şey için dışarı çıkıyordum.
CKM’deki salonların 1-2 tanesi hariç, neredeyse hepsinde “Aile Arasında” filmi oynuyordu ve gece seansında bile koltukların tamamı buna rağmen yine de dolmuştu. Salon girişine kadar getirildiğim sandalyemi hemen oraya park ettik. Eşimden destek alarak, tek bacak üstü zıplaya zıplaya yerime oturdum ve kimseye engel olmayacak şekilde yanıma çekilen bir sandalye ile film boyunca bacağımı yukarıda tutabildim. Allahtan her şey planladığımız gibi gitti. İnsanların acıyarak veya gözlerini dikerek merakla bakmaları dışında tabi. Ah keşke şunu yapmasalar! 🙁
Bu arada “İyi de biz filmi nasıl bulduğunu merak ediyoruz, sen neler anlatıyorsun” demeyin lütfen, benim gibi nelerle karşılaşacaklarını bilemedikleri için, sinemeya bile gitmeye çekinen, “engellenen” kardeşlerime de bir faydası olur diye yazıyorum bu deneyimlerimi.
Gelelim filmin kısaca konusuna… Yok yok merak etmeyin, siz isteseniz de, spoiler vermiyorum.
“Aile Arasında” Filminin Konusu
Her ikisinin de 21 yıllık evliliği aynı gün kopma noktasına gelen avizeci Fikret (Kısaca: Fiko) ile bir müzikholde vokalist olan Solmaz çok komik bir tesadüfle tanışır. Solmaz’ın kızı evlenmeye karar verince, damat tarafı Adana’dan kızı istemeye gelmek ister. En basit bir yalanı bile söyleyemeye çekinen ve her şeyden korkan Fiko, nikahın sadece aile arasında olacağı sözüne kanıp, kızın ortalarda olmayan babasının yerine, kendini bir anda bu ailenin karşısında “baba” rolünü oynarken bulur. Ancak damadın, zengin bir kebabçı olan ailesinin ısrarıyla, düğün öncesi hazırlıklar büyüdükçe büyür ve bütün ekip kendini hiç beklemediği olayların ortasında bulur.
“Aile Arasında” Oyuncuları
Gülse Birsel‘in senaryosunu kalem aldığı ve Ozan Açıktan‘ın yönettiği filmin kadrosunda, Engin Günaydın, Demet Evgar, Gülse Birsel, Erdal Özyağcılar, Devrim Yakut, Ayta Sözeri, Fatih Artman, Su Kutlu yer alıyor. Casting öylesine başarılı seçilmiş ki, film süresince herkes oyunculuklarıyla göz kamaştırıyor.
Filmi ağzım kulaklarımda izledim, bütün salondan kahkaha sesleri eksik olmadı zaten. 2 saat boyunca, derdi tasayı unutup, bol bol gülüp eğlendim. Engin Günaydın da Demet Evgar da rolünün hakkını fazlasıyla vermiş, yine beyaz perdede devleşmiş her ikisi de. Adanalı zengin aileyi canlandıran Erdal Özyağcılar ve eşi rolündeki Devrim Yakut, bu karakterler olarak yaratılmış sanki. Damat adayı olan oğulları da tüm şapşikliğiyle çok tatlı. Yer aldığı her dizide ve hatta Güldür Güldür‘de bile tek tip oyunculuğu ve konuşma tarzıyla hiç içime sinmeyen Derya Karadaş, bu filmde, kendine göre vasatın üstünde bir performans göstermiş olsa da, yine de en az beğendiğim oyuncu oldu. Ayta Sözeri ise gerek oyunculuğu gerek sesiyle; aşk, arkadaşlık, neşe, umut dolu bu filme inanılmaz güzel bir çeşni katmayı başarmış.
Senaryoda abartılı bulacağımız, “yok artık!” diyeceğimiz olaylar da oldu tabi, olmaz mı! Ama filmin her sahnesinde odaklanılan konu keyifle işlendi ve filmin finaline kadar giderek, çözüme aynı tatlılıkla ulaşılması sebebiyle beni pek, hatta hiç rahatsız etmedi.
Sırtını sadece argo kültürüne dayayıp, gişe kazanma kolaylığına kaçan onlarca seviyesiz filmden sonra, mizahın temiz ve kaliteli olarak da yapılacağını; karikatürize olmayan gerçek hayattan karakterleriyle, senaryo bütünlüğüyle, kurgusuyla, oyunculuklarıyla ve müzikleriyle ispatlayan bu güzelim film; kesinlikle izlenmeye değer. Bence devamı da gelebilir, demedi demeyin!
Kahveyi ve özellikle espressoyu seven birisi için “Nespresso” denilince akan sular durur. Bizim evde de durum aynen bu şekilde. Çıkardıkları her yeni kahve çeşidini denemeli, her yeni bardak modelini illa ki almalı ve makinelerin özelliklerinde ne gelişmeler var bunlara da her an hakim olmalıyız gibi geliyor eşimle ikimize. Şimdi de rengarenk tasarımları ve şeker kokulu aromalarıyla, yılbaşına özel, sınırlı sayıda ürettikleri koleksiyonları Nespresso Variations Confetto ile gönlümüzü fethetmeyi başardılar.
Nespresso bizim için öylesine özel bir marka ki, biliyorsunuz, iş gereği üst segment otelleri değerlendirirken de, kıstaslarımızdan bir tanesi, odasında Nespresso makinesi olup olmamasıdır. En yakın dostlarımıza ev hediyesi olarak, hep Nespresso makinesi alırız. Bu ilk bakışta onlara alınmış bir hediye gibi görünse de, aslında evlerine her gittiğimizde, sevdiğimiz kahveyi içebilme rahatlığı sunduğu için, bir bakıma kendimize de bir hediyedir aslında.
Videosunu çekmişim, geçen gün izledim. Hollanda’da yaşayan arkadaşlarımızın oğlu, onlara yeni ev hediyesi olarak, bir Nespresso makinesi armağan ettiğimizde henüz 2 yaşındaydı ve bizi bir iki kere izleyince, aleti kullanmayı öylesine güzel öğrenmişti ki, henüz herşeyi “bu! “bu!” diye göstererek anlaştığı o minicik halinde bile, bizim kontrolümüzde bütün kahveleri büyük bir ciddiyetle, illa ki o yapardı. Videoda da öyle tatlı ki! Kapsüllü sistemi sayesinde makinelerin kullanımı çok kolay tabi. Sadece 1 düğme ile kısa ya da uzun çekebilliyorsunuz kahvenizi. Şık ve minimalist tasarımı ve renkleriyle, o sadece bir kahve makinesi değil, bulunduğu mutfağın ya da odanın en “cool” dekoratif aksesuarlarından biri aynı zamanda bizim için.
Bu arada Hollanda demişken, yurt dışına her gittiğimizde, Nespresso dükkanlarına illa ki bir uğrayıp, tabi evimize de kutu kutu, çeşit çeşit kahveler alıyoruz . Kapsül fiyatları ülkemizle yarı yarıya olunca, eh şart tabi:)
Her Yılbaşında “Nespresso Festive Kolleksiyonu”
Nespresso’nun her yıl, yılbaşına özel çıkardığı “Festive Koleksiyonu”, bu yıl iki ünlü tasarımcı Craig & Karl’ın imzasını taşıyormuş. Çocukluk yıllarının rengarenk şekerlemelerinden aldıkları ilhamla, ilgi çekici, neşeli ve nostaljik bir tasarım yapmışlar.
Peki, her biri 6 yoğunluğunda olan Nespresso Limited Edition Variations Confetto kahve serisinde, neler mi var?
Nespresso Limited Edition – Variations Confetto Kahve Serisi
İlk olarak, aralarında benim ennn, ama en sevdiğimden başlıyorum: Variations Confetto Snowball.Çünkü içinde favori aromalarımdan vanilya ve hindistan cevizi notaları var. Tadına varmak için içmeye gerek kalmıyor, kokusuyla bile beni inanılmaz mutlu etmeye yetiyor:)
Normalde çikolata-portakal birlikteliğine çok bayılmam. Ama portakal kabuğunun o acı-tatlı lezzeti ve hafif çikolata notaları ile Variations Confetto Orangette eminim ki, bu ikiliyi sevenlerin gözdesi olabilir.
Bir de Variations Confetto Licorice var ki,baharatlar ve meyankökü şekeri notalarının birlikteliğinden oluşuyormuş. Bitanecik Snowball’umdan fırsat bulup, henüz kendisini deneyemedim, o yüzden birazcık bekleyecek:)
Sizin de Nespresso tutkunu sevdikleriniz varsa, alın işte size, yılbaşı için süper bir hediye önerisi! Nişantaşı, Suadiye veya Zorlu AVM’deki satış noktalarına uğradığınızda siz de muhakkak bu yeni kahvelerden deneyin, bakalım aralarından sizin favoriniz hangisi olacak.
O zaman herkese şöyle mis gibi, buram buram kahve kokulu harika bir hafta dilerim.
Bugün “3 Aralık Dünya Engelliler Günü” ve Pazar Pazar böyle şeyler duymayı hiç istemeseniz de, unutmamalı ki hepimiz birer engelli adayıyız… Evde tekerlekli sandalyeyle veya değneklerle gezinecek ortamı sağlasam da, bu kapıdan dışarı çıktığım anda biliyorum ki, dışarısı merdivenlerle, kaldırımlarla, kısacası engellerle dolu… Engellilere “bön bön” bakıp rahatsız etmek ya da “ah vah” yapıp acımak yerine, esas onun hayatını kolaylaştırmak ve Engelli haklarını korumak için birşeyler yapmalı.
Bedensel Engelliler Spor Federasyonu bünyesindeki Ampute Futbol Milli takımımızın, Avrupa Şampiyonu olarak bize yaşattığı gururu da hatırlarsak, engellilerin eğitim, çalışma ve sosyalleşme fırsat verilirse, üreten ve kendine yeten bireyler olarak, nasıl zaferlere imza atacağını hayal bile edemezsiniz.
Paralimpik Okçuluk Dünya Şampiyonu
İşte onlardan Yiğit Caner Aydın… Talihsiz bir kaza sonucu, omurilik felci olmasına ve “Yaşamaz” denilmesine rağmen o yılmamış ve kaza öncesi biriktirdiği parayı kullanarak aldığı ok ve yay ile, evinin bodrum katında, bir hedef tahtası almaya bütçesi yetmediği için, gerekirse, yastıklardan hedef tahtası yaparak, bıkmadan usanmadan antreman yapmış. Sonucunda Çin’de düzenlenen Paralimpik Okçuluk Dünya Şampiyonası’nda, tam iki Dünya rekoru kırarak şampiyon olmuş.
Benimle irtibata geçen arkadaşlarından aldığım bilgiye göre, Mayıs 2018’deki Avrupa Şampiyonası ve 2020 Tokyo Olimpiyatlarında, Yiğit Caner kardeşimizin, yine bol ödüllü başarılarla Türkiye’yi temsil edebilmesi ve hepsinden önemlisi daha sağlıklı hareket edebilmesi için özel bir bir sandalyeye ihtiyacı varmış. 10 bin Euro değerindeki bu sandalyenin bedeli, ailesinin de altından kalkabileceği bir rakam olmadığı için, arkadaşları kendi aralarında para toplamaya çalışmış ama bu tabi ki hiç yeterli olamamış. O zaman şimdi direkt kendisiyle irtibata geçerek, bu milli sporcumuza destek verme zamanı! (Instagram: @yigitcaner)
Dünya Engelliler Serbest Dalış Rekortmeni
Ve bir diğeri Ufuk Koçak, nam-ı diğer Ufuk Engeltanımaz (Instagram: @ufukengeltanimaz) Kendisi 1999 depreminde 3 gün enkaz altında kalarak, ailesini ve ayaklarını orada bırakmış ama bu travma bile, onun tekrar tekrar Dünya Engellenenler (!) Serbest Dalış rekortmenliği kazanmasına engel olamamış. Engelli diye bir kavramın olmadığını, engelli yollar, engelli ulaşım araçları, engelli mimari yapılar olduğunu, bu engellere takılan insanların “Engelli” değil; “Engellenen” olduğunu insanlara anlatmaya çalışıyor her fırsatta..
Fotoğraf: Raif Çancı
Türkiye’de tüplü dalış, yelken ve rüzgâr sörfü, su kayağı, kaya tırmanışı, dağcılık-kampçılık ve motorsiklet dahil pek çok spor dalını yapan ve bu konuda eğitim veren tek engelli sporcu olmasına rağmen, “Dağa çıkmak, metrobüse binmekten daha kolay” dediğinde ise maalesef çok da haklı.
Bence bu konu en iyi, empati kurularak çözümlenebilir. İlla başınıza gelmesi gerekmez. Durun ve iki saniyeliğine kendinizin ya da en sevdiğinizin engelli olduğunu düşünün. Allah korusun tabi ama sadece düşüncesiyle bile eminim sizler de engelli kardeşlerimizin, insani şartlarda yaşaması için gereken haklarına kavuşması yolunda benim gibi duyarlı destekçilerden olacaksınız.
Fiziksel engellerine boyun eğmeyerek, “imkansız” denileni başarıp, ay yıldızlı şanlı bayrağımızın, tüm dünyanın gözleri önünde göndere çekilmesini sağlayıp, milli marşımızı yüksek sesle okuma gururunu bizlere yaşattıkları için onlara minnettarım. Unutmayalım ki; Gerçek engel, “bedende” değil, “düşüncelerimizde” Dilerim tüm imkanlarına rağmen, Allah’a şükretmeyi ve gülümsemeyi bile unutan herkese örnek olsunlar.
Üşengeç Şef Ekibi olarak, bu haftaki lezzet keşfi durağımız Beyaz Fırın & Brasserie‘ydi. Biz Anadolu Yakası’nda yaşayanların, leziz pastane ürünleriyle, Bağdat Caddesi‘den çok iyi bildiği Beyaz Fırın, bu yıl bünyesine “Brasserie” konseptiyle, Etiler şubesini de ekledi. Beyaz Fırın’ın iki asırlık lezzet hikayesi, Eski İstanbul’da bir simit fırını olarak başlayan, İstanbul’un iki yakasını dolaşan, Kadıköy’de büyüyüp, İstanbul’la yoğrulan bir serüven. Haydi sizinle, her köşesi, buram buram tarih kokan bu hikayeyle, ufak bir yolculuğa çıkalım.
Kastorya’dan Balat’a
1800’lü yılların başında, o dönem Osmanlı topraklarında bulunan Makedonya’nın Kastorya ilinde, Stoyanof Ailesi fırıncılık yapmaktaymış. Yaşadıkları topraklardaki karışıklıktan uzaklaşmak adına, 1830’larda Balat’a gelmeleri ile Beyaz Fırın’ın hikayesi başlamış. Stoyanof Ailesi‘nin babası Andon, ailenin erkekleriyle geldiği İstanbul’da yine fırıncılık yapmaya başlamış ve yıllarca Makedonya ve İstanbul arasında gidip gelmiş. Yaş kemale erdiğinde de bütün işlerini, oğlu Kosma’ya devredip doğduğu topraklara geri dönmüş. Zamanla işleri büyüten Kosma, Balat’ta meyhaneci Anemias’ın binasını satın alarak işlere burada devam etmiş ve oğulları büyüdüğünde her biri için istanbul’un üç farklı lokasyonunda fırın açmış.
Yeni Nesil Dükkanları Devralıyor
Karaköy’de Grigor, Sarıyer’de Petro, Üsküdar’da ise Dimitri dükkanların başına geçmişler. Varını yoğunu oğullarının iş sahibi olması için heba eden Kosma’nın tek şartı üç kardeşin ömür boyu birbirlerine destek olmalarıymış.
Çevrede “Bulgar’ın fırını” diye bilinen Beyaz Fırın, poğaçalarıyla, börekleriyle ve sandviçleriyle ün salarken Dimitri’nin öncülüğünde tüm aile canını dişine takarak çalışıyormuş. 2. Dünya Savaşı, yokluk dönemleri, bazı dükkanların kapatılma zorunluluğu vs. derken, pek çok badireler atlatılarak, yıllar yılları kovalamış. Bir gün Çiftehavuzlar için yeni bir pasta ustası aranıyormuş ki, bu sayede Hıdır Usta da Beyaz Fırın’a katılmış. Deneyimi, disiplini ve sabrı ile kısa zamanda aileden biri haline gelen Hıdır Usta, aynı zamanda fırıncılığa alışmaya çalışan Dimitri’nin 17 yaşındaki kızı Nathalie’nin de bu yolda en yakın dostu olmuş. Nathalie, bir yandan hayal ettiği gibi Koç Üniversitesi’nde İşletme okuyup, ardından Fransa’da pastacılık eğitimi almış.
2000’lere Gelindiğinde…
Beyaz Fırın’ı iki asır öncesinden günümüze kadar taşıyan asıl sebeplerinin başında, aynen büyük dedelerinin hayalini kurduğu şekilde ailenin birbirlerine kenetlenerek, kendini işlerine adamışlığı ve buna ilaveten, yerinde üretimi destekleyip, katkısız ürünler kullanmalarının da rolü büyükmüş. Bugün 5. nesli temsil eden Nathalie’nin 2000’lerin başında kurumsallaşma adımlarını üstlenmesi, marka iletişimi ve pazarlama çalışmaları ile fırının basında da büyük ilgi görmesine neden olmuş. Fırıncılık adına köklü bir tarihi olan Beyaz Fırın, makarondan, kutlama pastalarına kadar farklı bir çok lezzette öncülerden olmuş.
Beyaz Fırın & Brasserie Etiler
Tohumlarının atıldığı Avrupa yakasına uzun zaman sonra ilk kez geri dönerek, Etiler Nispetiye Caddesi üzerinde hizmete aldıkları bu 7. şubesinde, pastane yanında Brasserie konsepti de mevcut. Mimarisinde Art Deco dokunuşların hakim olduğu, 350 kişilik oturma kapasitesiyle, 2 kata yayılmış bembeyaz bir binada, dikey bahçe kış bahçesi de bulunan yine oldukça sevimli ve sıcak bir mekan yaratmışlar. Özlerini kaybetmeden, yani öncelikle bir “pastane” olduklarının bilinciyle, içeriye adım attığınız anda 6,5 metrelik dev bir pasta ve kurabiye tezgahıyla karşılaşıyorsunuz.
Yıllar önce ailenin belirlediği “Kendi yemeyeceğin bir malzemeyi, müşterine de servis etme!” prensipleri korumakta kararlılar. Etiler şubesinde deneyimlediğimiz Burrata peynirli salata, Ceviz krokanlı yoğurtlu patlıcan, Kıymalı yoğurtlu makarna gibi yemekler “Anne eli değmişçesine” özenle hazırlanmış.
Caddebostan’daki şubelerinin duvarları, Nathalie’nin babası Dimitri’nin, eşiyle tüm dünyayı dolaşırken fotoğrafladığı ve insanı başka diyarlara alır götüren karelerle doludur, aynı şey burada da geçerli. Beyaz Fırın denilince taptaze bir pasta ile kapanış yapmadan olmaz. Bizim önerimiz enfes bir Çilekli milföy pasta…
Unutmadan… “Hayata merhaba!” isimli güzel bir sosyal sorumluluk projesi ile engelli kardeşlerimizin yaptıkları bez çantaları, Beyaz fırın ekmekleriyle buluşturarak satışa sunmuşlar ve elde edilen gelirlerle onlara destek oluyorlar. Çıtır çıtır ekmeklerinizi taşımak için, buradan alacağınız her bir bez çanta ile siz de engelli kardeşlerimize, bu faydalı proje aracılığıyla da destek olabilirsiniz.
Halimi görmelisiniz… Sonbaharın bitişiyle, bir taraftan ”Yine aylardan Kasım!” diye diye, yıllar önce Sonbahar’ın sararmış, solmuş yapraklarıyla; dinleyeni duygudan duyguya sürükleyen, o muazzam şarkı kulaklarımda yankılanıyor; diğer taraftaysa kazma kürek yaktırmak için kararlı adımlarla gelen soğuk Kış mevsimine, siz değerli okuyucularımı tatlı tatlı hazırlamak için aklıma harika fikirler geliyor. Kasım ayı içinde okuduğum, izlediğim ve dinlediğim şeyleri sizlerle de paylaşayım ki, soğuk havalarda genelde içeride zaman geçirirken, şöyle battaniyenizin altında, çayınızı, kahvenizi, çikolatanızı, kurabiyenizi filan da yanınıza alıp keyifle faydalanabilin istiyorum. O zaman Üşengeç Şef Ekibi olarak, Kasım ayı içinde deneyimleyip, önerdiğimiz favori diziler, favori kitaplar ve favori şarkılar için sizi böyle alalım. Hazırsak başlıyoruz!
Üşengeç Şef’in Sizin için Seçtikleri- Kasım Ayı – Favori 5 Dizi
1- Stranger Things (Netflix)
İlk keşfettiğimizde bir çoğumuzun hayran olduğu, fakat daha ne olup bittiğini anlayamadan sezonu biten dizilerden biri “Stranger Things” (Garip Şeyler). Yaratıcıları ikiz Duffer kardeşler. Dizi konu olarak, kaybolan arkadaşlarını arayan, esrarengiz ama tatlı mı tatlı 3 çocuğun ve onlara yardımcı olan doğaüstü yeteneklere sahip gizemli bir kızın çevresinde geçiyor. Tabii bu sırada uzay yolculuğuna çıkaran müzikleriyle hepimizi de ekrana kitliyor. İzlerken 80’lerin Indiana’sına tanık olurken bir yandan da dönemin atmosferine ve bir çok ikonuna da rastlıyorsunuz. Dizinin yayıncısı ise Netflix. Bu aralar artık, tam da “Hadi ama! Beklemekten yorulduk” dediğimiz anda, büyük bir sürprizle dizinin 2. sezonu yayınlanmaya başladı. Oleyy! Bu diziyi açtığımızda bizim evde kuruyemişler alınıyor ve keyifle ekran başına geçiliyor.
2- The Punisher (Netflix)
Marvel‘in sevilen kahramanlarının neredeyse hepsini dizi dünyasına taşıyan Netflix’de; Daredevil, Jessica Jones, Luke Cage ve Iron Fist‘in (İzlemediyseniz mutlaka izleyin! Özellikle DareDevil’i ) ardından şimdi de Punisher‘la birlikteyiz. O’nu ilk Daredevil’ın ikinci sezonunda tanımıştık ve o zamandan hissetmiştim Jon Bernthal’daki ışığı. Ve işte kendi dizisi ile aramızda! The Punisher; konu olarak ailesi öldürüldükten sonra adaletini sorguladığı New York’u, suçlulardan temizlemeye çalışan Frank Castle‘ın hikayesini anlatıyor. Çizgi romanlarda eski bir polis olan Castle, Netflix‘in bu dizisinde özel kuvvetlerden eski bir asker olarak karşımıza çıkıyor. 2. sezon sanırım bir yıl sonra… O yüzden çok çabuk bitirmeyin. Sonra bizim gibi şimdiden beklemeye başlarsınız.
Unutmadan, ailesini öldüren suçlulara karşı verdiği tek kişilik savaşta, dizinin baş kahramanı, adeta bir ölüm makinesine dönüştüğü için, görüntülerin haddinden fazla kanlı olduğunu belirteyim. Ben o tarz sahnelerde kafamı çeviriyorum. Ama bu sefer de geriye izleyecek çok az şey kalıyor demeyin, kendiniz karar verin 🙂
3- Mindhunter (Netflix)
Ben onlardan biri olmasam da “Suç, dram ve gerilim dizilerini bir arada çok severim” diyenleri şöyle alalım. Yapımcısı ve yaratıcısı Joe Penhall olsa da, dört bölüm yönetmen koltuğunda taht kuran ve Charlize Theron’la birlikte prodüktörlüğü üstlenen David Fincher ismiyle Mindhunter dizisi, daha da çok ilgi çekmişti. Kadroda da güzel isimler olunca ve yayıncısı da Netflix olunca diziyi heyecanla beklememek imkansız hale gelmişti.
Dizi 70’lerin Amerika’sında geçiyor ve o dönem seri katillerin Amerika’da en çok görüldüğü zamanlar… Üstüne bir de bu seri katiller, gerçek karakterler olunca, izleyicide beklenti ister istemez yükseliyor. Zaten genel olarak izleyenler tarafından beğenilmiş dizi. Tabii beğenenler kadar beğenmeyenler de var. Beğenmeyen derken “benim tarzım değil” diyenleri kastediyorum. İzleyenler de hak verir diye düşünüyorum, dizi resmen True Detective’in 70’lerde geçen versiyonu gibi. Yani diyaloglar True Detective’in ilk sezonunu hatırlatıyor sanki. Dolayısıyla True Detective ve Lie to Me gibi yapımları sevenler, bunu da seveceklerdir diye düşünüyorum.
4- The Sinner
Bu diziye yer vermesem olmazdı. Henüz yayınlanan tüm bölümlerini izlemeyememiş olsam da The Sinner, izlemenizi tavsiye edebileceğim, son zamanlarda çıkan en popüler dizilerden bir tanesi. Alman yazar Petra Hammesfahr’ın, aynı isimli kitabından, antoloji serisi olarak televizyona uyarlanan dizi, hem dram, hem gerilim ve hem de suç yönüyle izleyicisini kendi içine hapsediyor.
Dizi Jessica Biel’in canlandırdığı genç bir annenin , ailesiyle birlikte gittiği sahilde, ortada hiç bir neden yokken, içine düştüğü öfke ve korku nedeniyle işlediği cinayeti anlatmasıyla başlıyor. Hayatı boyunca hep doğruların peşinden koşan dedektif Harry ile Cora’nın yolları da pek tabii bu cinayetle kesişiyor. Peki ama son derece normal ve mutlu bir yaşamı olan Cora’nın bu cinayeti işleme sebebi neydi? Gerçekten çok merak ediyorum. Romanı henüz okumadım, aranızda okuyanlar varsa aman spoiler vermesin, olur mu? 🙂
5- This Is Us (Netflix)
“Aman Üşengeç Şefim, hep dram, hep suç, nereye kadar?” dediğinizi duyar gibiyim. Ve bu sebeple size son tavsiyem son zamanlarda gerçekten çok sevdiğim bir dizi olan This is us. Öncelikle çok ama çok iyi bir aile dizisi. 3 kardeşin çocuklukları, gençlikleri ve yetişkinliklerinde yaşadıkları şeyler çok iyi yansıtılmış. Oyuncuları inanılmaz samimi ve doğal. Dram, komedi ve aşk, gerçek anlamda tam dozunda verilen dizide, bol bol geçmişe dönüşler ile ailenin yaşadığı tüm olaylar anlatılıyor. Bu arada aklıma geldi. “Geçmişe dönüş”e “Flashback” de denir ya hani, geçen gün bir arkadaşım buna yanlışlıkla “Flash bellek” dedi, dilimize düştü tabi. 🙂
Üşengeç Şef’in Sizin için Seçtikleri- Kasım Ayı – Favori 5 Kitap
1- Dan Brown-Başlangıç
Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresi, Cehennem, Kayıp Sembol gibi kitaplarla dünya çapında en çok sevilen ve okunan, ünlü macera yazarı Dan Brown‘ın yine tüm dünyada, daha çıkmadan büyük ses getiren olay kitabı… Türkçe dahil 11 dile çevrilen kitabın editörleri ve çevirmenleri, haftalarca bilinmeyen bir şehirde, hep bir arada kilit altında tutulmuşlar. Şaka gibi ama gerçek! 🙂 “Dan Brown severler” Simgebilim Profesörü meşhur “Robert Langdon“ı iyi bilirler. Uzun bir süre, kendisini sabırsızlıkla geri dönsün diye beklemiştik ve evet bu kitapta da tüm olaylar yine Robert Langdon’ın etrafında dönüp duruyor. “Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?” sorusuna cevap bulma iddiasındaki bir fütüristin, tam da keşfini açıklamaya hazırlandığı geceyle yön bulan bu heyecanlı roman için, daha fazla ipucu vermeyip, sizleri kitabı bir an önce okumaya davet ediyorum.
2- Ayşe Kulin-Kördüğüm
“Başıma gelenlere inanamıyorum’ dedim. ‘İradem dışında hayatım değişiyor. Sıradan bir kızken, gizemli bir roman kahramanına dönüşüyorum.”
“Kördüğüm“; esrarengiz bir kaza sonucu bellek kaybı yaşayan, bu nedenle “Gizem” adıyla anılan genç kadının, Ayşe Kulin’in kaleminden, günümüz Türkiye’sindeki güncel olaylar eşliğinde, kendi gerçeğine ulaşma isteğini yansıtıyor. Psikoloji kliniğinde kalan ve belleğindeki boşlukları zamanla tamamlayarak “kendine doğru” bir yolculuk yapan bu genç kadının hikâyesini, öylesine yalın bir dille anlatıyor ki, okurken insanı içine çekip, bolca düşünmeye itiyor. Zihninizde kolayca canlanabilecek kadar bol aksiyonlu, sonunda düğümün nasıl çözüleceğini inanılmaz bir şekilde merak ettirdiği için de, bir nefeste okunabilen bir kitap.
3- Turgut Özakman-Romantika
“Aşk bir ihtilaldir. Aşk gelince yeni bir dünya kuruluyor. İçimde varlığından haberli bile olmadığım yeni duygular keşfediyorum.”
Çok ama çok severek, milli duygularımız coşarak okuduğumuz ŞuÇılgın Türkler’i de kaleme alan, en değerli tarihi roman yazarlarımızdan, rahmetli Turgut Özakman‘dan bir aşk hikayesi Romantika… İnanması zor gelse de bir “aşk hikayesi” ve evet hem de “öyle böyle” bir aşk hikayesi değil! Biz hikayeyi romanımızın baş kahramanı Doğan Hoca’nın kızı Şirin’den dinliyoruz. Doğan Hoca 1960’lı yıllarda, sanat tarihi kürsüsünde aydın bir doçentmiş ve tabi ki o dönemler dini ve politik olayların en sıcak geçtiği zamanlar… İşte Şirin kızımız da, bir tesadüf eseri öğrendiği babasının hikayesini kitapta, resmen bizimle sohbet ediyormuş gibi anlatıyor. Okunacaklar listenizde muhakkak olmalı! Hatta kitap okumaya uzun dönemdir ara verenleriniz olduysa, yeniden kitaplara dönmek için, Romantika’nın biçilmiş kaftan olduğunu ve romanda geçen sevgiye hayran kalacağınızı iddia ediyorum. O derece!
4- Caner Yaman- Güzel Kaybettik
“Sen güzel bir düştün. İmkansızdın ve ben yine de, o düşün peşine düştüm.”
İster kapak tasarımıyla ve arka kapak yazısıyla olsun, ister ilginç ismiyle olsun, melakoliyi buram buram hissettiren bir kitap “Güzel Kaybettik“. Daha önce aranızda “Caner Yaman” okuyan var mı bilmiyorum, bu benim okuduğum ilk kitabı. Roman demek doğru mu bilmiyorum ama aşk acısından dem vuran, sosyal mesajı bol bir kitap olmuş. “Okuduğum kitapta cümle altlarını çizmeyi çok severim” diyenler için de güzel bir seçenek. 🙂 Alın fosforlu kalemlerinizi ve sevdiğiniz cümleleri renklendirin.
5- Kaan Murat Yanık- Uzakların Şarkısı
Edebiyatımızın son dönem umut vaad eden yazar ve şairlerinden olan Kaan Murat Yanık’ın bu kitabına, kendimi öylesine kaptırmışım ki, karakterlerle birlikte resmen kâh Galata’da, kâh Kars’ta gezdim, dolaştım. Yani o derece içindeydim ki hikayenin, yetmedi İstanbul sokaklarını arşınladım bir bir… Galata’yı hep severdim, şimdi daha bi’ ayrı bakar oldum o heybetli kuleye. Bazı kitaplar vardır, hem bir an önce bitirmek için can atarsınız, hem de hiç bitmesin diye okumanızı yavaşlatır, kıyamazsınız. Bu kitapta da öyle oldu ama bir de baktım ki kitabın sonuna, bir solukta gelivermişim. Mutlaka okuyun derim.
Üşengeç Şef’in Sizin için Seçtikleri- Kasım Ayı -Favori 5 parça
Bu ay playlistime çok yeni isimler ekledim. Ben çok sevdim, sizin de seveceğinizi düşünüyorum.
1- Charlie Puth – Attention
Henüz tanışmadıysanız, Youtube’a ismini girin ve dinleyin. Olamaz böyle bir ses! Ezberleyene kadar tekrar tekrar dinledim ve hala doyamıyorum. Müziğinin tatlılığı bir yana sözleri de çok manidar 🙂 Şöyle bir kabaca çevirmeye kalkarsam diyor ki: “Sen kalbimi kazanmayı değil, sadece dikkat çekmeyi istiyorsun. Yeni birileriyle tanıştığımı düşünmekten bile nefret ediyorsun. Sadece dikkat çekmeyi ve seni unutmadığıma emin olmayı istiyorsun.”
2- Manuşbaba- Eteği Belinde
Kendisi çok enteresan ve harika bir ses bence. Manuş küçükken anneannesinin ona “Güzel çocuk” anlamında kullandığı bir kelime imiş, “baba” ise konuşmayı sökmeye başladığında dudaklarından dökülen ilk kelime imiş efendim. Kendisini youtube’da dolanırken yakaladım. Tüm şarkıları oldukça güzel ama bu şarkısını ayrı bi’ sevdim.
3- Kalben- Ben her zaman sana aşıktım
Eminim bir çoğunuz Kalben’in son albümü “Sonsuza Kadar”ı dinlemiştir. Ben de ”Hayat; üç perdelik tatsız bi’ kabare…Biz seninle çocuk kalalım mı habire?” dizelerini, onun o naif sesinden duyunca bu şarkıyı çok sevdim.
4- Zayn – Dusk till Dawn (Feat. Sia)
İnsanın ruhunu dinlendiren, Zayn’ın en beğendiğim ve Sia’nın da nefis bir tat kattığı şarkı… Sözlerdeki “Şafaktan gün batımına kadar yanındayım” vaadleri ne kadar tutulur, bilinmez ama radyolarda da sıkça çalan bu şarkıya muhakkak bir şans verin derim.
5- Mabel Matiz- Ya bu işler ne?
Mabel Matiz ‘Ya Bu İşler Ne?’ adlı single’ıyla aramıza geri dönmüş, gayet de iyi yapmış ve bu sayede ortalıkta pek kimsecikler yokken, harika bir çıkış yakalmış. Şarkı inanılmaz dikkat çekici, klip deseniz o da çok enteresan… Matiz’in uykulu ve kasvetli sesine öyle tezat, öyle kışkırtıcı bir şarkı olmuş ki Kasım ayı favorilerim arasında yerini aldı.
Ve işte böylelikle Kasım ayının da sonuna geldik nihayet. Bu vesileyle umuyorum ki herkes için güzel anılar biriktirdiği, sağlıkla huzurla geçen, harika bir Sonbaharı geride bırakmışızdır. Tabii ki zorlu zamanları da vardır, olmaz mı? Hangimizin hayatında yok ki? Bakınız: Üşengeç Şefinize Nasıl Nazar Değdi? Başımıza ne gelirse gelsin hayat; mevsimlere aldırış bile etmeden, her şeye rağmen yaşamaya değer!
Bu arada bu ay itibariyle her hafta, kendi okuduğum kitaplardan sosyal medya takipçilerime de hediye edeceğim. Kitaplarımdan siz de kazanmak istiyorsanız, Instagram üzerinden @Usengecsef hesabını takip etmeyi unutmayın. Yeni yıl heyecanını gönlünüzce yaşayacağınız, renkli ve ışıltılı bir Aralık ayı dilerim.