


Amsterdam’daki şovu ise, tam da bizim oradaki tatilimize denk gelince, bunun farklı bir deneyim olacağına karar vererek Heineken Music Hall’da VIP’deki yerimizi rezerve ettirdik.

Amacımız şovu izleyip, arkasından hep beraber biraz after Party’de zaman geçirdikten sonra Palladium isimli gece klübüne geçmek ve bir de Hollanda gençliğinin nasıl eğlendiğine tanık olmaktı.
Neyse gösteri günü geldi çattı. Biz ve Hollanda’da yaşayan yakın dostlarımız, “nasıl gideriz kaçta orda oluruz”u konuşurken… Bir anda aklımıza dank etti… Yahu bu çocuklardan biri Hollandalı! Tamam yıllar içinde o kadar bizden oldu, o kadar bizden oldu ki, son geldiği durumu şöyle açıklayayım…
Hani “Dutch Way” denilen herkesin kendi hesabını ödediği, başka da bir şeye karışmadığı sistem vardır ya… Nedense bizim dilimize “Alman usulü” olarak çevrilmiştir, ama aslında “Deutsch Way” değil, “Dutch” yani Hollanda usulüdür o! Çünkü gerçekten de standart bir Hollandalı için bu çok normal bir durum… Ama gelin görün ki, bizim Hollandalı arkadaşımız yıllar içinde bir Türk’den çok daha eli açık ve bonkörlükte sınır tanımayan bir insana dönüşüverdi yanımızda zaman geçire geçire…

Güya hepimiz birbirimizden akıllıyız ya, yemeğin sonlarına doğru “ben bir lavaboya gideyim” deyip masadan kalkan, hooop garsonun yanına koşuyor, hesabı ödeyip dönüyor. Yemek bittiğinde de bir başka akıllı, eliyle diğerlerine çaktırmadan “imza” hareketi yapıp, hesabı istediğinde, çoktaaan ödendiğini garsondan öğrenip, şok geçiriyor. Çok eğlenceli, değil mi ama? Valla artık gerçekten ihtiyacı olanı bile, hesap ödenene kadar tuvalete göndermeme noktasına geldi durumumuz, düşünün artık:)
İşte bu bahsi geçen Hollandalı arkadaşımız, seneler içerisinde sayemizde büyük sempati duyduğu Türk kültürüyle iyice haşır neşir olarak, her uzun tatilini Türkiye’de geçirerek, bir de üzerine belli bir süre orada, Türkçe dersleri alarak, normalde topluluk içinde Türkçe konuşmaya çekinse bile, bayağı birşeyler öğrendi. En azından kelime hazinesi gelişti. Yalnız bir şey söyleyeyim, Türkçe; gerçekten de, sonradan öğrenilmesi hiç de kolay olmayan bir dil… O fiillerin sonları her seferinde değişiyor ya, akıl sır erdirmek imkansız…
Biz onun yanındayken, ayıp olmasın diye çoğunlukla İngilizce sohbetler ederken, ara sıra da kendimizden geçip ve onun da şikayetçi olmamasından yüz bularak bazen Türkçe konuştuğumuz da oluyor tabi. Sanırım işte bu yüzden olacak ki, onun Türkçe bir standup gösterisinden hiçbir şey anlamayacağını ve dolayısıyla çocukcağızın hiç eğlenemeyeceği bir salonda, kahkaha atan binlerce Türk’ün arasında kendini çok kötü hissedeceğini fark etmemiz ,biraz zaman aldı.Ona bu işkenceyi yapmadık tabi ve evde kalmayı tercih etti. Dolayısıyla biz şovu izlemeye, aklımız biraz da onda kalarak gittik. Çünkü o ana kadar her etkinliğimizi, her zaman, hep birlikte yapıyorduk.
En basitinden, bizim için Amsterdam’daki MadameTussauds müzesine bile gelmişti. Beraber ünlülerin balmumu heykellerinin etrafında çılgınlar gibi eğlenip, komik danslar etmiş, hatta korku tüneline dalıp, çığlık çığlığa koşuşturmuştuk içeriden çıkana kadar:)



























Hollandali bir arkadasim olmustu. O da asla hesabi odemek icin bizim gibi atlamazdi baslarda cok sasirmistimnasi boyle olduguna. Meger hepsi ayniymis.
Biz de Cem Yılmazın bu gösterisini Almanya Hamburg'da izledik. Gülmekten yerlere yattık bütün salon:)))