Artık ben de Hürriyet Ailesi’ndeyim:)
An itibariyle, “Kolay Su Böreği” tarifime Hürriyet Aile ‘den de ulaşabilirsiniz:)

Artık ben de Hürriyet Ailesi’ndeyim:)
An itibariyle, “Kolay Su Böreği” tarifime Hürriyet Aile ‘den de ulaşabilirsiniz:)

Tariflerim şimdi HÜRRİYET AİLE‘de de yayında…
Sizlerle böyle güçlü bir platformda daha birlikte olacağımız için mutluyum gururluyum:)
usengecsef.com
www.facebook.com/usengecsef
www.twitter.com/usengecsef
www.instagram.com/usengecsef
Biliyorum çoğumuzun istediği “yeyip yeyip, kilo almamak”. Ama nerdeee? Sizin kaç katınız abur cubur yemesine rağmen hala “tüy siklet” ortada gezinen birkaç tanıdığınız olmuştur belki… Biz onlara tek kelimeyle “gıcık” diyoruz:) Siz bugün böyle olduklarına bakmayın, o şekilde yemeye devam ettikçe biraz yaşlandıklarında tekrar görüşelim bakalım kimmiş “tombik”?
Orjinal ismi “Shallow Hal” olan ve normalde sığ bir bakış açısıyla insanları sadece dış güzelliklerine göre değerlendirirken, yapılan bir tılsım sonucu, onların iç güzelliğini, dışlarına yansımış olarak görmeye başlayan Jack Black’in hikayesinin anlatıldığı ve bu sayede aslında obez olan Rosemary’i (Gwyneth Paltrow) fıstık gibi gördüğü filmi hatırlar mısınız?

TILSIM ÖNCESİ – TILSIM SONRASI:)
Üst soldaki resimde filmdeki kızın tılsım öncesi; sağdakinde ise tılsım sonrası, iç güzelliğinin dışa vurmuş hali canlandırılmış. Aslında bu bile şişman insanlara toplumda nasıl yaklaşıldığını gözler önüne seren ve bir nevi öz eleştiri yapmamızı sağlayan bir durum. Biliyorum bazıları Recep İvedik filmindeki gibi, “Tamam, ruh güzelliği de önemli ama, ruhlar aleminde de yaşamıyoruz” diyecektir:)
Efendim itiraf etmeli ki ben de küçükken kilolu insanları anlayamazdım, “Yahu bu kadar kilo almanın manası ne? Baktın şişmanlıyorsun, biraz boğazını tutarsın, hemen verirsin fazlalıklarını nedir yani?” diye düşünürdüm, ama ne zamanki o edepsiz 30 yaşını geçtim, daha doğum günü mumlarını üfleyip, virajı döndüğüm andan itibaren rahatsızlıklar ve metabolizmada yavaşlamalar bir anda iyice tavan yaptı sanki. Bu nası bir yaş dönümüyse, tuhaf bir şekilde bölgesel de olsa yağlanmalar baş göstermeye başlıyor bir anda… Tanıdık geldi mi bu anlattıklarım size de? 🙂
O güne kadar hastalık bilmeyen ben, bir anda “Hipoglisemi” diye bir şey öğrendim. Yemek aralarını çok açınca, sonra bir şey yediğimde şeker seviyemin yükselmesi gerekirken, önce hızlıca çıkıp, sonra aniden düşmesi ile yaşanan sarsıcı durum olarak en basit şekliyle tanımlayabileceğim bu rahatsızlık, meğersem aç kaldığımda yaşadığım baş dönmelerinin, gereksiz sinirlenmelerin ve uzunca açlıktan sonra yemek yediğimde başlayan uyku halimin baş sebebiymiş. Sık sık ama dengeli beslenmem gerekiyormuş. Ara öğünleri atlamamalıymışım.
Aman da aman. Başta biraz tırsıp uyguluyorsunuz ama biraz zaman geçince, hemen savsaklamaya başlıyorsunuz, “çok işim var, bu öğlen de yemek yemesem olmaz mı sanki” diye. Ama yok işte o öyle olmuyor. Başınız dönmeye, diliniz biraz peltekleşmeye başladığı anda panikleyip, bir anda kendinizi buzdolabının önünde bulmanız an meselesi.
Bi’ 4-5 kilocuk vermek için bundan bir kaç yıl önce hayatımda ilk kez diyet yapmaya çalışmıştım. Diyetisyen kontrolünde diyet yapan eşimdi aslında ama, bu tarz durumlarda beraber kilo vermek daha kolay oluyor diye ben de başladım onunla aynı tür besinleri tüketmeye. Zaten “biri yer, biri bakar” olmaz biliyorsunuz. O ilk hafta neredeyse 5 kilo kadar vermişken, benim tartıda birkaç yüz gramlık fark anca oluştu. Anladım ki erkeklerin metabolizması cidden çok daha hızlı çalışıyor.
O esnada bunu doktoruma söylediğimde, “bir tiroidlerine bakalım” dedi ve ultrasonu boğazıma dayadığı anda, ne gördüyse artık, bir anda “Sizde Haşimoto” rahatsızlığı var” demesi bir oldu. “Amanın! O da nasıl bir şey öyle!” diye şok geçirdim tabi.
Sonra araştırıp ne olduğunu öğrendim ki bu da “otoimmün” bir rahatsızlıkmış, daha da fenası toplumda çok yaygınmış, daha da daha fenası ise “anne-kiz hastalığı” diye geçiyor yani kadınlarda daha çok görülüyor ve genelde annesinde, teyzesinde filan varsa kızında da çıkıyor.
Ne olduğuna gelince… Hani normalde vücutta bir yerde bir problem olduğunda bağışıklık sistemimiz devreye girer ve onunla savaşmaya çalışır ya, işte “Hashimoto” isimli Japon bir profesör amcanın keşfetmesi sonucu onun adı verilen bu tiroid hastalığında ise, vücut kendi dokusu olan Tirodi bezini yanlışlıkla, yabancı bir doku yani, bir “düşman kuvveti” sanıp, onu yok etmek için uğraşıp duruyormuş. Bu sayede de ortaya tiroid hormonu yetmezliği çıkıyor doğal olarak… Genetik bir rahatsızlık olduğu kanıtlandığı için bana teşhis konulduğu andan itibaren, annemi de test yaptırması için zorladım, ama “yok benim bir şeyim” dedi durdu ve en sonunda ikna olduğunda, maalesef onda da çıktı.
Sinsi bir hastalık çünkü pek işaret vermiyor ama aslında yaşadığınız uykusuzluk, karamsarlık, içe kapanıklık, üşüme, çabuk yorulma, gün içinde uyuklama, ciltte-saçlarda kuruluk, diyet ve egzersize rağmen kilo verememe, çarpıntı, hazımsızlık gibi pek çok rahatsızlığın altında yatan sebep bu durum olabiliyor.

Etrafımda kim bu şikayetlerini ciddiye alıp bir kontrol ettirse, bakıyorum ki o da meğer haşimotoymuş. Adını söylemekte bile insanın zorlandığı bu rahatsızlık, hamilelikte önemli derecede düşük riski yarattığı için de, dikkatlice kontrol edilmesi ve uygun ilacın her gün düzenli şekilde alınması çok önemli. Ara ara testler yaptırarak aldığınız dozun size yeterli gelip gelmediğini kontrol ediyorsunuz. Başka da önemli bir külfeti yok insana.. Tedavisini aksatmadıktan sonra korkacak bir şey değil yani, merak etmeyin:)
Ben aldığım ilaçla testlerimi normal seviyelere çektiğim andan itibaren, normal diyetime devam ederek, o istediğim 5 kiloyu güzelce verdim. Meğer sıkıntım buymuş, doktorumun benim diyet ve egzersize rağmen kilo verememe konusundaki yakınmalarıma kulak vermesi sayesinde sorunum anlaşılmış ve yapılan doğru tedaviyle de çözülmüş oldu.
Eğer siz de benzer bir durum yaşıyorsanız, her şeyi doğru yapmanıza rağmen, kilo vermekte yine de sorun yaşıyorsanız, bu konuyu ihmal etmeyin, “basit bir kan testiyle tespit edilen bu rahatsızlık için bir Endokronolog’a danışın” derim naçizane:)
Herkese sağlıklı günler dilerim:)
www.facebook.com/usengecsef
www.twitter.com/usengecsef
www.instagram.com/usengecsef
Dün akşam Taksim Elmadağ’da yer alan 5 yıldızlı Grand Hyatt Hotel içindeki 34 Restaurant’ın davetlisiydim. Akdeniz ve Türk mutfağı temel alınarak hazırlanan “Güneş’in Mutfağı” (Food under the Sun) konseptinin yaratıcısı ve mekanın İtalyan Executive Şefi Fabio Brambilla, güleryüzlü ve işini çok severek yaptığını belli eden, eğlenceli bir kişilik…
O filmlerden aşina olduğumuz yoğun İtalyan aksanlı İngilizcesiyle, masamıza ilk geldiğinde, Türk bir şef, şakacıktan bu şekilde konuşuyor sanabilirsiniz, o derece bizden:)
Ah bu arada aklıma gelmişken küçük bir parantez açayım:) Bizim gibi konuşurken, elleri kolları durmayan İtalyanların bu karakteristik vücut dillerinin aslında ne anlama geldiğini Dolce&Gabbana Erkek Modellerinin anlatmaya çalıştığı ve çekim esnasında bol bol gülüp eğlendiği şu videoya bir göz atın derim:)
Youtube Video by Dolce&Gabbana
Şef Fabio’ya dönersek, önden biraz kullandığı malzemelerden ve o akşam bizim için seçtiği menüdeki yemeklerin hazırlanma şekillerinden bahsetti.

Restaurantlarında Parmesan Peyniri hariç, kullanılan tüm malzemeleri Türkiye’den temin ettiklerini ve kalitesinden oldukça memnun kaldıklarını söyledi ve “eh bi’ zahmet Parmesan’ı da İtalya’dan getirtelim tabi” dedi:)

Hyatt Hotel bünyesindeki bütün restoranların birleştirilmesiyle oluşan ve farklı mutfakların yer aldığı 34 Restoranda şıklık ve sadelik hakim.

Huzur veren indirekt aydınlatmasıyla ve sakin ortamıyla burası, genelde otel misafirlerinin ve iş yemeklerinin buluşma noktası.
Kendi makarnalarını yaptıkları ada mutfakta keyifle çalışan aşçılar, çılgın büyüklükte çeşit çeşit peynirin sergilendiği dolaplar, meyve, şarküteri, tatlı ve meze standları, mekana sıcak bir atmosfer katmış.
Önden zeytinyağı ve portakalla yavaş buğulanmış deniz mahsulleriyle başladık. Kapaklı cam kavanoz içinde yapılan sunum her ne kadar ilgi çekici olsa da yeme esnasında biraz güçlük yaratabiliyor. İçinde en çok jumbo karideslerin tadını beğendim.
Safranlı Risotto ve Barbun yahniden sonra, pastırma ve Porcini Mantar sunumu ve ardından Bitter çikolatalı Deniz Levreği, Hindiba ve Patates Kekine geldi sıra.
Çikolata denilince büyük heyecan yaratan bu Levrekteki çikolata tadını, belki de beklenti fazla olduğu için bir türlü hissedemedik ama çok güzel pişmişti. Patates keki de lezzetliydi.

Ardından tatlı tatlı sohbetlerin geçtiği geceyi, yine tatlı bitirmek için Ilık elmalı tart ve kaymaklı ballı “gelato” geldi… Bilmeyenler için söyleyeyim. “Gelato”, İtalyanca “Dondurma” demek ve “celato” diye okunuyor.

Bu tatlı hakkında konuşurken, Şef Fabio’nun anlattığına göre yeni teknolojiyle üretilmiş masum şekerle hazırlandığı için sadece 42 kaloriymiş. Bunu duyunca herkeste ekstra bir iştah yarattı desem yalan olmaz:)
Bu 5 yıldızlı hotel içinde yer alan A la Carte restaurant’da servis edilen yemekler ve fiyatları hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için menünün de bir resmini çektim.

Kullanılan malzeme kalitesiyle orantılı olarak fiyatların tabi ki de yüksek olduğunu söylememe gerek yok herhalde:)
2013 Los Angeles Türk Film Festivali’nin de açılış filmi olarak seçilen, Amerika’da yapılan “86. Oscar Academy Ödülleri” için En İyi Yabancı Film Dalında ülkemizi temsil eden “Kelebeğin Rüyası” filmini eğer sinemada izleme şansınız olmadıysa, bu Cuma Digitürk Moviemax’de gösterime giriyormuş.
Zonguldaklı iki genç şairin, gerçek yaşam hikayelerinden esinlenerek hazırlanan etkileyici senaryosuyla, geçtiğimiz Şubat ayında, 578 sinema salonunda gösterime girerek, yüksek bir gişe başarısı elde eden ve şimdi TV’de tanıtımları dönerken bile tekrar heyecanlanmama sebep olan bu film hakkında hazırladığım yazımı, gözden kaçıranlarınız için yine yayınlıyorum.
“Dün gece bir düş gördüm
Düşümde kelebek olduğumu gördüm
Şimdi düşünüyorum…
Ben kelebek olduğunu düşünen bir insan mıyım?
Yoksa, insan olduğunu düşünen bir kelebek mi?”
Yılmaz Erdoğan’ın senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Kelebeğin Rüyası; Zonguldaklı iki genç şair Rüştü Onur (Mert Fırat) ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun (Kıvanç Tatlıtuğ) aşk ve şiiri, veremle olan savaşlarına tercih etmelerini, karşılığında sadece sevgilerini ve şiirlerini bırakarak bu dünyadan genç yaşta göçüp gitmelerini anlatan 128 dakikalık bir dönem filmi…
Muhteşem ötesi görüntülerinin yönetmenliğini Gökhan Tiryaki‘nin üstlendiği ve IMDB notu 7,8 olan Film, fragmanı sebebiyle, iki şair arkadaşın, aynı anda beğendikleri kız uğruna şiir yazarak yarışacaklarını ve kız hangisinin şiirinden etkilenirse, onunla diğerinin, kız uğruna aralarının bozularak, savaşacaklarını filan sanıp, yine her zamanki klişelere kendini hazırlayanları, en güzel şekilde ters köşeye yatırıyor.
Kısaca konusunu özetlemek gerekirse;
Tek parti hükümeti ve1941 Türkiyesi… Zonguldak’ta yaşayan 13-50 yaş arası her erkeğin, madende çalışmakla mükellef kılındığı yokluk yılları… Yakın arkadaş olan Muzaffer ve Rüştü ise verem hastası oldukları için yer altında çalışmaktan kurtulmuş.
Tüm yokluk ve hastalıklarına rağmen, şiir yazma tutkusuyla yanıp tutuşan bu iki şairin, şiire bahane olarak gördükleri aşk; kentin ileri gelenlerinden Zihni Bey’in kızı Suzan’ın (Belçim Bilgin) şehre gelmesiyle tekrar canlanıyor. Bu süreci dönemin şartları altında en güzel şekilde yansıtan filmin, özellikle ilk yarısında yer yer gülümseten sahnelere de yer verilmiş.

Şiirin ete kemiğe bürünmüş halleri gibi hissettiren, güzel ruhlu iki şairin romantik heveslerinin, hayat karşısında yavaş yavaş solduğunu gösteren film, aslında sadece iki şairin acıklı hikayesi değil… O dönemin ve mükellefiyet yıllarının da bir portresi. “Mükellefiyet yılları derken?” diye merak edenleriniz için “aa nası bilmezsiniz?” diye hiç ukalalık yapamayacağım, çünkü ben de bilmiyordum ama okuyup öğrendim işte.
Meğersem Osmanlı’nın kömür ihtiyacını karşılamak amacıyla hazırlandığını, araştırarak bilgi sahibi mükellefiyet yasası diyormuş ki: “Ereğli’nin 14 kariyesinde 13-50 yaş arasındaki erkekler kazmacı, kürekçi, direkçi olarak çalışmakla mükelleftir.”
Bu madde uyarınca, insanlar zorla madene sokularak, çok zor şartlar altında çalıştırılıyormış. Görevden kaçanları engellemek ve disiplini sağlamak için alınan önemler ve uygulamalar ise inanılmaz. Sık sık yaşanan grizu patlamaları ve kazalarda toplu ölümler oluyor ve “Bit mücadelesi” adı altında tüm maden işçileri herkesin ortasında zorla çırılçıplak soyundurularak, buhar kazanlarına sokuluyormuş.
Film; Sosyo-ekonomik çerçevenin etki-tepkilerinin izlerini karakterler üzerinde yansıtırken, bir tarafta; acı içinde perperişan evlerde, aç bilaç yaşanan ve çoğu yer altında geçen hayatlar, diğer tarafta; bu durumun tam aksine tenis turnuvaları, vals dersleri ve balolarla gününü gün eden bir kesimi de gözler önüne sererek, insanı derinden etkiliyor.
Aslına bakarsanız 2.Dünya Savaşı yıllarını ve fakirliği işliyormuş gibi yaparken, bir diğer yanda da, aslında şirin bahanesi olarak gördükleri “aşk”la aklını bozmuş iki şair dostu, bir odaya kapatarak, “bağımsız sinemaya” da göz kırpıyor. (Eh izin verin de , aralara biraz da sinema analistlerinin klişe sözlerinden sıkıştırayım:)
Evrensel oyunculuk anlamında; “metod oyunculuğu” tarzında inanılmaz bir örnek sergileyen ve rolünün hakkını verebilmek uğruna, aşırı derecede zayıflayıp, kemiklerinin sayıldığı sahnelerde, izleyicilerin üzüntüden nefeslerinin tutulmasına sebep olan Kıvanç Tatlıtuğ’un; sade, tertemiz ve abartıdan uzak sinema oyunculuğu karşısında şapka çıkarıp saygıyla eğiliyorum. O derece! 🙂
Geçen seneki Oscar ödüllerinde pek çok tahmini doğru tutturmuş naçizane bir izleyici olarak, genç kızların ondan bahsederken söylediği ismiyle “Kıvanç Baldan Tatlıtuğ’un” bu filmde Oscar’lık bir performans sergilediği kanaatindeyim. “Şahsi görüşüm” demiştim, katılırsınız katılmazsınız bilemem 🙂
Mert Fırat da oldukça iyi.. Aralarında çok başarılı şekilde sağlanmış bir uyum var ve kimse diğerinin önüne geçmeye çalışmıyor. Mediha rolüyle Farah Zeynep Abdullah ve Behçet Necatigil karakteriyle Yılmaz Erdoğan, abartısız ve gerçekten başarılı oyunculuklar sergilenmiş.
Söylemeden geçemeyeceğim tek şey; “eş kontenjanından filme dahil edildiği” ileri sürülerek çok eleştirilen Belçim Bilgin…Elinden geleni yapmaya çalışsa da, 30 yaşında bir hanım olarak yüz ve fiziği maalesef, lise öğrencisi kompozisyonunda belki pek inandırıcı olamamış ama, ben yine de sadece eş kontenjanından bu role uygun görüldüğünü düşünmek istemiyorum. Çünkü ortada çok ciddi bir prodüksiyon bütçesi var, bu iş şaka değil. Ama şu var ki insan; kendini böylesine içine çeken bir filmin tam odağında otururken, onun olduğu sahnelerde, sinemanın büyüsünden biraz çıkıp, dışarıdan izleyen ve bunun gerçek değil, bir film olduğunun tekrar farkına varan kişiye dönüşebiliyor.
Sonuç olarak, her ayrıntısını kaçırmadan izlemeye çalıştığım, gerçekten rüya gibi bir filmdi… Balık hafızalı olmama rağmen, söylenen güzel sözleri ezberleyebilmek umuduyla, içimden tekrar ettiğim bile oldu. Hani güzel bir rüya görürken de olur ya, bir yandan bunun bir rüya olduğunun farkında olsanız da, “aman ben bunu unutmayayım” dersiniz… İşte aynen o duygu!
Zaman zaman sadece tek bir damlanın kirpiğimin ucunda donup kaldığı, zaman zaman da fütursuzca gözyaşı döktüğüm filmden, kurbağa gibi gözlerle çıktıktan sonra, uzun süre bir hüzün duygusu sardı içimizi. “Eee Nası buldun?” sorusuna “çok iyiydi” cevabından çok daha fazlası vardı yüreğimizin tam üstüne oturup kalan…
Garibanlığı, aşkı, çaresizliği ve verem gerçeğini düşünüp, üzerine konuştuk biraz. Sonra baktık olmayacak, bir daha konuyu açmamaya çalıştık çaktırmadan ikimiz de… Ama fark ettim ki etkisinden öyle kolay kolay çıkılacak gibi değil aslında…
Dev bir prodüksiyon örneği sergilenerek, Gökhan Tiryaki’nin üstün görüntü yönetmenliği sayesinde, çok iyi kadrajlarla, sadece sokaklarına değil, neredeyse tüm Zonguldak’a yer verilen ve bol bol dış mekan kullanılmasıyla, dönem filmi atmosferi sağlanması konusunda da Türk Sineması için dönüm noktası olan Kelebeğin Rüyası’nın, Yabancı film dalında Oscar alamamasına üzülmedim desem yalan olur.
Aslına bakarsanız, ödülü geçtim, sırf şiir okunmasını bir nebze de olsa özendirecek olması bile, bence bu filmi sevmek için güzel bir neden…
Gencecik yaşta göçüp gitmiş, ama gönül verdikleri şeyi yapmaktan ödün vermemiş şairlerimizi yücelten bir Senarist ve Nuri Bilge Ceylan’la olan deneyiminin de etkisiyle harika bir film ortaya koyan ve kendisi de Şair olan Yönetmen Yılmaz Erdoğan’ı tebrik ediyorum.
Kahvaltıda hep aynı şeyleri yemekten bıkanlar için, hızlıca hazırlayabileceğiniz, çok lezzetli bir tarif vermek istiyorum. Siz adına ne demek isterseniz deyin, ben yalnız kaldığımızda ona “Kanepe” diyorum:)
Şimdi gelelim adım adım fotoğraflarla kolayca nasıl yapıldığını görmeye…
MALZEMELER
(2 kişilik)
İlk iş fırın tepsisine Aluminyum folyo ya da yağlı kağıt sererek, üzerine ekmek dilimlerini yerleştiriyoruz.

Sonra Peyniri bir kaba alıyor ve bir bıçak ya da çatalın arkasıyla biraz eziyoruz.


Sonra yıkadığımız kırmızı ve yeşil biberlerin, sap kısımlarını ve çekirdeklerini temizleyip, mümkün olduğu kadar küçük şekilde kesiyoruz.

Kestiğimiz biberleri de peynirin olduğu kaba ekledikten sonra, 1 tane de yumurta kırıp karıştırıyoruz.

Maydanozları da yıkayıp, iyice kıydıktan sonra karışıma ekleyip, Pul biber ve Tuzunu da istediğimiz kadar ilave ediyoruz.


Hepsini iyice karıştırdıktan sonra, fırın tepsisi üzerindeki ekmek dilimlerinin üzerine eşit miktarda dağıtıp, bir bıçakla ekmeğin her yerine iyice yayıyoruz.


Arzu ederseniz üzerine siz de benim gibi Susam ve Çörek otu da serpebilirsiniz. Böylesi çok daha lezzetli oluyor bence:)


Tepsiyi fırına verip, üstten ızgara bölümünü çalıştırıp, fırınızın gücüne ve özelliklerine göre, üzerindeki malzemeler pişene ve ekmekleriniz kızarana kadar tutmanızı öneririm.


Benim kanepelerim 5 dakikalık bir ön ısıtma sonrası fırına yerleştirdiğimde, 170 C derecede 20 dakika hazır oldular.

İşte size yarın sabah Pazar kahvaltısında yapabileceğiniz basit ve hızlı bir tarif …

Şimdiden afiyet olsun:)
Huyum kurusun en ufak bir ışık süzmesi olsa, o odada uyuyamam. O yüzden duvardan-duvara, yerden-tavana teflon perdelerle kaplıdır uyuduğum yer… Allah vermeye de ışık gelmeye:) Amaaaa gel gör ki, sabah uyandığımda havalandırmak için odamın penceresini açarken, tek beklentim dışarıda güneşin parıl parıl parıldadığı bir güne uyanmaktır. Önce hafiften bi’ aralarım perdeyi… “Hadi yavrum güneş, lütfen orada ol” diye. Güneş varsa, o perde sonuna kadar açılır, içerisi ışıl ışıl parlar bir anda. Yok ama eğer dışarıda güneş yoksa, işte o zaman o perdeyi aynen kapatır, küser ve o günü de yaşanmamış sayarım, bana ne!:)
Dün sabah, günlerdir hava durumunda bu hafta için “şöyle yaz geliyor, böyle yaz geliyor, yok efendim Perşembe günü hele 25 derece olacak” gibi söylemlere kendimi iyice kaptırdığımdan olsa gerek, “ne de olsa güneşli” diye “caarttt” diye perdeyi açmamla, bildiğiniz şok oldum. Karşımdaki koca bina gitmiş. Yok yooook, o soldaki kentsel dönüşüm bahanesiyle yıktıklarını demiyorum, hani şu tam karşıdaki gıcır gıcır yeni bina yok. Uyku sersemi halde “nasıl yaa” diye bakınırken, her tarafı gri bir sis tabakasının kapladığını ve o burnumuzun dibindeki binanın bile bu şekilde kaybolduğunu fark etmemle, perdeyi kapatıp içeri kaçmam bir oldu. Bildiğiniz nefret ettim o DÜN’den 🙂
Hani güya yazdan bir hafta geçiriyoruz ya, hava puslu olsa bile çok da soğuk olamaz herhalde diye düşünsem de, yine de temkinli giyinip, sabah 10:30’daki toplantım için yola çıktım.
Aman Allahım bu ne soğuk. Sisin içinde yürürken kendimi yıllaaaar önce okuduğum Stephen King’in “Sis” isimli kitabının baş kahramanı gibi hissettim bir ara, tırstım iyice…
Bir yandan da caaanım fönlü saçlarım, o havadaki yoğun su buharıyla tepkimeye girip, öyle bir hal aldı ki, önce “Jackson Five” grubu üyelerine, sonra gittikçe daha bi Kurabiye Canavarına dönüşüverdi tarzım. Topladım tokaladım bana mısın demedi.
Derken buluşacağımız arkadaşlar, sisten ötürü vapurlar iptal olunca, köprüyü denemişler ama orada da trafik durma noktasına gelince, eh bu durumda “Allahın günü mü yok, başka gün yaparız”” deyip, toplantıyı erteledik.

Sonradan gördüm ki durumun vehameti; vapur, deniz otobüsü ve uçak seferlerinin iptal olmasıyla, ana yollar da tamamen kilitlenince, Marmaray’da oluşan yığılmalarla iyice doruğa ulaşmış. Millet bütün gün instagramda #mahsur”, #sis” #marmaray” #rezillik” gibi taglerle resimler paylaştı. İşinden çıkıp, gecenin bir vaktinde evlerine sağ salim ulaşanlar herhalde yeri öpmek istemişlerdir diye düşünüyorum.

Dün Kara-Hava ve deniz trafiği aynı anda durunca, hayatın tam anlamıyla felç olduğu canım İstanbul’um, bugün ise yine ışıl ışıl… Siz de benim gibi güneş ışığı görmeyince yaşam enerjisini kaybedenlerdenseniz, korkmayın, perdeleri sonuna kadar açın! 🙂